Bangkok, Tayland

Bangkok, Tayland

Siem Reap‘ten 1 saat süren uçak yolculuğu sonunda Bangkok Suvarnabhumi Havalima’nına iniyoruz. Burayı seviyorum. Hem pırıl pırıl hem de mağazaları da bol, sadece enteresan koridorlardan oluşuyor, arada kaybolmadan kapıyı çıkışı bulma telaşı sarmıyor değil insanı. Nitekim İstanbul’a dönerken Star Alliance Lounge’u bulacağım diye güvenlikten geri çıkıp tekrar o sıraya girmişliğim bile var.

Pasaport kontrolü sonrasında çağırdığımız Uber aracımızla otele ulaşıyoruz. Bangkok’un meşhur trafiği can sıkıcı olsa da Kamboçya bakirliğinden dünyanın metropollerinden birine gelmiş olmak biraz enerji veriyor. Diğer yandan alıyor da…

Uber bu memlekette çok ucuz. Yaklaşık 1 saat süren yolu 16 Dolar gibi bir rakam ödeyerek hallediyoruz. Hoş Bangkok’ta taksi de ucuz ancak tabii trafik gibi bir korkunç gerçek var. Uber’i de taksiyi de caziplikten çıkarıyor bir an. Taksilerde renkler var, pempe, yeşil ve sarı. Hepsinin açılış taksimetre fiyatı aynı olmakla birlikte bunlar farklı şirketler. Diğer yandan taksi ile pazarlık etmeyi de burada öğreniyoruz. Kısacık bir mesafe için 20 dolar isteyen taksiciye taksi metre açıldığında 6 dolar tutunca yaaağ ne dedim ben sana diye atışmalara da neden olabiliyor. Pazarlık şart. Ama ben Uber’i tercih ediyorum, nedenini yazının sonunda anlatacağım.

Kamboçya’da terlik çıkarılarak girilen otellerden sonra şimdi şımarma zamanı. Chao Phraya nehri şehri ikiye bölüyor ve bizim otelimiz de nehir kenarında, çamur rengi olsa da manzara gündüz ve gece hep güzel.

Büyük şehirler ve özellikle Uzak Doğu’daki büyük şehirlerde her yer gökdelen. Sanki 10 tane büyük şehri görmüş gibi atıp tutmam da olmadı ama fotoğraflardan bildiğim, diğer gezginlerden öğrendiğim kadarı ile. Bkz. Hong Kong, Singapur.

Neyse otel güzel, arada yağmur atıştırsa da bulutların arasından çıkıp duran güneşle havuzda buluşuyoruz. Bugün böyle dinlenme, güzel yeme, belki biraz otel yakınında gezinme ile geçecek gibi. Sokakta ilk dikkatimi çeken, elektrik direkleri ve o birbirine karışmış, deli saçı gibi görünen kablolar. Ayrıca gökdelenler ve aralardaki sokak yemeği yapan tezgahlar.

Gece için ise bi planımız var. Rooftop barlara, infinity havuzlara kafayı taktım ya, hoş kim takmadı ki? Güzel manzara, güzel vakit geçirilecek ortamlar neticede. Bizim ilk gece için tercihimiz Octave Rooftop oluyor, Marriot Hotel’in üstünde bar alanının ilk katı restoran, üst kat ise gece klübü. İkisinin de manzarası oldukça güzel ambiyansları farklı. En üst elbette biraz daha esiyor. Müzik güzel, ışıl ışıl kocaman bir şehir. Bir şeyler atıştırdıktan sonra bir üst kat bir alt kat gezip sonra da ay yeter artık deyip otelimize geri dönüyoruz. Yolcukluklarımız hep taksi ya da Uber ile. Metroyu çözmeye üşendiğimiz için.

Benden daha evvel Bangkok’u gören arkadaşlarıma sorduğumda “aamaaan her yer alış veriş merkezi” demişlerdi. E tabii her yer AVM, doğru. İkinci gün ben ilk olarak birkaç tapınak gezeyim, yatan Buda, oturan Buda, çekirdek yiyen Buda, her çeşit budayı gördükten sonra AVM keyfi yaparım diyorum. İşin esprisi bir yana birkaç tane gördükten sonra bana açıkçası çok ilgi çekici gelmiyor. Şehri yaşamak, koklamak, yerlisi gibi gezmek daha çok ilgimi çekiyor.

Sabah kahvaltı sonrası direkt Wat Pho‘ya, yani içinde dev yatan Buda’nın olduğu Bangkok’un en büyük tapınağına gidiyorum. 1-1,5 saat geçirdikten sonra bu tabii benim seçimim, kimisi buradan çıkıp içinde çok fazla tapınak barındıran Grand Palace’a, Wat Arun’a, Wat Traimit’e, gidebilir.

Ben sıkı bir taksi pazarlığı ile farklı tarzda 3 AVM’nin birbirine bağlı olduğu Siam Discovery, Siam Center ve Siam Paragon‘a gidiyorum. Hah öncesinde yakında bulunan ve bizim doğu bank tarzı elektroniğin yoğunlukla satıldığı MBK Center’a bir uğrayıp kibar mı kibar bir Power Bank satın alıyorum kendime. Başka ilgimi çeken bir şey yok. Fiyatlar ucuz ama öyle çok ucuz ooo ondan da alayım, bundan da alayım olmadım.

Daha sonra yürüyerek Siam’a geçiyorum. Kıpır kıpır bir yer burası. Öğle saati güzel bir Thai yemeği yiyip dolaşmaya devam edeceğim. Bu arada antin kuntin şeylerin satıldığı büyükçe bir mağazadan bolca yüz maskesi, kırtasiye gibi keyfi şeyler alıyorum. İstanbul’a geldiğimde tüm bu maskelerin Watsons’da satıldığını görünce de boşuna taşımışım hissine kapılmadım değil. Kulağa küpe.

 

Siam serisi bittikten sonra Central World’e bir uğrayıp AVM misyonumu tamamlamayı hedefliyorum. Bizde olan her marka var bu AVM’de. Jim Thompson‘a uğrayıp hoşuma giden bir şey olursa kendime hediye alırım diyorum ancak nafile. Yüz maskeleri ve kırtasiye poşetimle Sky Train‘e binip otelin köşesinde, nehir kenarındaki durakta inmeyi planlıyorum. Bangkok’ta her yer klimalı ve Amerika’daki gibi biraz ayar sorunu var. Her yer dondurucu. Sky Train de öyle, taksiler de. Nemden ötürü herhalde, üşümemek için, boynumu, boğazımı kolluyorum.

İnip otele yürümem 5 dakika sürmüyor bu arada. Öğleden sonrayı az geçmiş, ama güneşi kaçırmamış vaziyette hoop yine havuza!

Gece için plan büyük! Lebua Hotel’in terasındaki Sky Bar hedef. Süslenip püslenip bizim otelden yürüyerek Lebua’ya ulaşıyoruz. Hayli kötü bir giriş, ancak yukarıda enfes bir atmosfer. Birincisi turist dolu. Öncelikle bizi bir alana alıyorlar, biraz kalabalık ve ne yani bu mu Sky Bar dedikleri diyoruz. Ben başka yer yok mu diye aramaya çıkınca define bulmuş gibi sevinip ekibin diğer kısmını da asıl olay yerine alıyorum. İlk alanda biraz oyalama bir taktik sanırım, zira büyük alanda restoran kısmı da mevcut ve o kadar çok çalışan var ki ortalıkta sürekli yönlendiriyorlar. Ay orada fotoğraf çekemezsiniz, ay burada duramazsınız. Ama müthiş gerçekten. Bu arada dünyanın en kötü mohitosuna 35 dolar ödeyerek zihnimde manzara ile birlikte o garip tat ve ne pahalıydı hissi kazınıyor. Sıkılana kadar duruyoruz. Tabii fırsat buldukça da farklı alanlarda fotoğraf çekerek geceyi bitiriyoruz.

3. günde meşhur Khao San Road‘a gideceğiz. Zaman zaman taksi, zaman zaman da Uber kullanıyoruz. Khao San Road, oldukça hareketli bir cadde, ön tarafta barlar, kafeler masaj salonları sıralaması ile arka sokaklarda sırt çantalı gezginler için hosteller, oteller bulunuyor. Uçağımız akşam üzeri, otelden de geç çıkış hakkımız var o nedenle rahatız. Hatta ben öğleden sonrası için çok özel bir yerde çay saati randevusu bile ayarlamışım. Anlatacağım onu da.

Khao San Road’a biraz bir şeyler içip 10 dolara da ayak masajı yaptırdıktan sonra e tamamdır yeter bize diyerek, otele geri dönüyoruz.

Yüzen alışveriş merkezi deneyimi yapılmadı, Chatuchak hafta sonu pazarına da gidilmedi. Yüzen alışveriş merkezi için sabah erkenden kalkıp şehir dışına gitmek gerekiyordu ancak ilgimizi çekmedi diyeyim kısaca.

Az daha unutuyordum, ilk gece miydi ne zamandı kafam karıştı, otelin teknesi ile yeni tarz bir alışveriş merkezi olan Asiatique The Riverfront’a gidiyoruz. Hem eğlence, hem yeme içme, hem geleneksel ürünler hem de tasarımcıların ürünleri bu açık alışveriş merkezinde. Ben şahsen seviyorum burayı. Aynebilim ile ayrılıyoruz, nitekim buluşmamız da otelde oluyor zira aynı dönüş teknesinde kavuşamıyoruz.

Mandarin Oriental “The Authors’ Lounge”

Khao San Road dönüşü otelde bavulları toparladıktan sonra, heyecanla süslenip püslenip, otelin teknesi ile iki yan bina olan Mandarin Oriental’e geçiyorum. Geçmiş 3 yüzyılda pek çok ünlü yazar bu otelde konaklarken aynı zamanda bu çay saatinin olduğu yerde çayını yudumlamış, makalelerini, kitaplarını yazmış. 12:00- 17:30 arası servis veren bu özel bölüme girerken kıyafet şartları var. Mayo, terlik ya da spor kıyafetle girilemiyor, biraz şık olmak gerekiyor diye ben gündüz vakti çekmişim topukluları. Tek başıma oturuyorum. Servis yapan Thailand’lı garsonlar son derece kibar, hafif bir müzik sesi geliyor, beyaz ince detaylar, arada içeri süzülen güneş ışığı. Hakikaten çok özel hissettiriyor insana. Set menüden ben özellikle Thai olanı seçiyorum ki batılıdan uzak farklı yiyecekleri de denemek için. Beğenmeme riski yok diye düşünüyorum. Ama evvelden bir prosecco. Allahım nasıl da şımarık bir gün. Ben bu keyfi yaşarken diğer yandan iki arkadaşım da takside kaybolan cüzdan ile kaldığımız otelin lobisinde uğraşıyorlar. Şımarık ve hain biriyim!

1 saat kadar burada kaldıktan sonra yine bizim otelin teknesi ile geri dönüyorum. Uçak moduna geçmeye az kaldı. 11 saat sürecek yol için üstümü değişip, kızlarla vedalaşıyorum. Onlar Kamboçya’ya farklı havaalanından ben de İstanbul’a. 3 haftayı geçen uzak doğu gezisi burada son buluyor. Oradayken değil ama şimdi bu yazıyı yazarken nasıl da özlediğimi, yeniden oralarda olmak istediğimi düşünüyorum.

Dönüşte yine Uber seçiyorum ki nasıl doğru bir karar anlatamam. Anlatırım aslında. 45 dakika sonra havaalanına varıp taksici ve Tayland ile vedalaşıyorum. Bavulu verdiğim sırada bakıyorum ki güneş gözlüğüm yok. Yine mi kaybettim diye hayıflanırken, Uber uygulamasına girip bir şey unuttum kısmını tıklayıp taksici ile iletişime geçiyorum. Gözlüğüm takside kalmış dediğimde, aa evet 10 dakikaya seni bıraktığım kapıya geri geliyorum diyor. Oh be diyorum eğer yine kaybetmiş olsaydım kendime ceza verecektim! Teknoji gözünü sevdim bir kez daha.

Gece yolculuğu olacak, umarım uyku ile geçer rahat rahat dönerim diyorum. Çok uyuyamasam da yeterli seviyede uyuyup yine göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor zaman.

Al sana İstanbul şimdi!

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir