Göcek sularında

Göcek sularında

Ege benim aşkım, Ege benim sevgilim.

İstanbul kışı yaşarken ay orası sıcaktır, denize bile girilir umuduyla güneye bakıyoruz. Hava durumu 20’lerde diyor, e iyi ya, ne güzel tam bahar. Yıllar önce hatta Mart ayında gittiğimde bile tişörtle gezmiştim, ben şimdi hayli hayli girerim, güneşlenirim, soğuk, gri ve İstanbul’a hafif bronz dönerim diyorum. Havalar binbeşyüz.

Sezon daha coşmadı ama yine de ucuz uçak bileti arama yollarına girerek, en uygun saat ve fiyata bilet de alındıktan sonra mini bir bavul ile yollardayım yine.

Nereye mi? Tabii ki Dalaman‘a kuş misali süzülüyorum. İnternetten kiraladığım araca kavuşarak sabah erken yağan yağmurun iyice yeşerttiği doğada Göcek’e 20 dakikada varıyorum. Göcek tüneli’nden geçsem mi geçmesem mi derken kendimi eski yolda, kıvrıla kıvrıla çıkarken ve sonra da inerken buluyorum. Hava tertemiz, ancak o hayal ettiğim sıcak pek yok gibi.

Geçecek 5 günde de beni pek tatmin etmeyecek aslında, şimdiden yazayım. O bronz ten hayalleri yerine, şiş bademcik, hafif bir öksürük ve 3 hafta süren bir burun akıntısı bırakacak.

Olsun varsın, Güney Ege’de olmak her zaman güzel. Sezonun açılmamış olması sebebi ile aslında pek çok yer de ya kapalı ya da abla hafta başı açılıyoruz nidasında. Gülüm sizin açıldığınız gün de benim toplantım var biliyon mu? Diyemiyorum, bol kazanç, aman iyi geçsin sezon, aman turizm yerlerde sürünmesin, aman küçük esnaf, tekneciler, miçolar, garsonlar, köylü kadınlarımız derken az kalsın ağlayacağım.

Neyse bayramlar var önümüzde iki tane, yerli turist doldurur hepsini bolca.

Kelebekler Vadisi, Faralya

İlk gün! Hava kırıklı. Bilsem de keşfedecek, yeniden ay Nisan ayında nasılmış diye bakılacak yer çok! Haydi Fethiye’ye o zaman, şehrin içine girmeden direkt Ölüdeniz’e. Yükseldikçe denize ve güneşin kocaman yansımasında kendimi Le Grand Bleu filminden bir sahnede gibi hissediyorum. Manzaralı bir yer gerek bize! Güneş yakmasa da ısıtacak, soğuk bira, patates ve hatta belki manzaralı pansiyonun sahibinin karısı bize patlıcan, biber kızartacak domates sosuyla. Hayaller Faralya, gerçekler Faralya. 

Ölüdeniz, Fethiye

Faralya köyü’ndeki Keyif Motel’in kafesindeki molamız böyle geçiyor. Tam aşağıda Kelebekler vadisi, üç beş keçi, horoz, tavuk ne varsa hepsi aşağıki bahçede.

Nasıl güzel bu memleket Allahım dedirtiyor insana. Bu köyün güzelliği, bu insanların güzelliği. Ege işte bambaşka.

Keyif benim köy Mehmet Ağa’nın…

Akşam üzerine doğru ise Fethiye’de yaşayan çocukluk arkadaşım Çağatay’ın önerisi ile Fethiye Kral mezarlarından şehre bakan bir tepede yer alan King’s Garden restorana gidiyoruz, balık pazarından sipariş ettiğimiz balıklar, mezeler, rakı… Hepsi on numara! Ah bir de hava ısırmasa. Ne şahane olacak! Yarına bakıp yine aynı derecelerde, yine aynı bulutlarda ve yine rüzgar deyince denizi unutacaksın İrem diyorum kendi kendime. Gerçi inadımı da biliyorum. Az kişiyle yarışır.

King’s Garden – Fethiye

Ertesi günün planı belli, aslında günlerin planı önceden yapılmıştı ancak bu sezonun geç açılması ile her şey değişti. Biraz yeme, içme, gezme hedefli bir hal aldı.

İstikamet Akyaka, Akyaka’da Azman çayı. Ancak özel bir öneri yol üzerinde Köyceğiz’i geçtikten sonra Çerkezoğlu Halil’in Yeri’nde bir portakal, nar suyu iç diyor Onur.

Zaten büyük Türk bayrağından da bulursun rahatlıkla diye ekliyor. Nitekim Halil amcanın yerini kolay buluyorum. Kendisi bir efsane, bu çatı altında müdür benim diyor, biz bir şey sipariş etmeden önce masaya taze portakalları dilimliyor, sonra da Nar portakal suyu karıştırıp ikram ediyor. Edirneliyim dediğimde de ooooo sen batılı, hem de çok batılı diyor. Diğer konuştuklarımızı yazmayacağım, hem siyası içerikli hem de akıllara zarar, hakikaten efsane bir kişilik, yolu düşen herkes muhakkak uğramalı. Öyle bir aurası var ki insanı çekiyor, daha uzun vakit geçirip onu konuşturmak istiyorsunuz.

Vitamin desteğimizi aldıktan sonra Akyaka’ya ulaşıyoruz, Azmak kenarında bir restoranda oturup aman az yiyelim, akşam üzeri zira Bozburun’a gideceğiz, orada mezelere, denizden çıkan her şeye gömüleceğiz dedikten sonra bir tur da tekne ile kişi başı 10 TL ödeyerek, yarım saatlik Azmak çayının nefis berraklığında renk sarhoşu oluyoruz. Yok böyle bir yer! Yok!

Yollar öyle güzel ki, her ne kadar dönüşü düşünsem de olsun diyorum yol güzel, gitmeye devam et sen.

Azmak Çayı, Akyaka

Önce Bozburun’a köy kahvesinde dinlenen balıkçılara selam çakıp oradan Söğüt’e meşhur ahtapotçuya gidiyoruz. O muydu, bu muydu derken meşhurun yerine artık Denizkızı’nın oturduğunu öğrenip biz de uygun masaya koğuşlanıyoruz. Gün batacak az sonra. Kızıllık, soğuğun hafif griliği, Ege’nin tonu ile birleşince aslına bakılırsa oldukça romantik renkler çıkarıyor ortaya. Masa da donanıyor o esnada. İskelede gün batımı fotoğrafı çeker miyiz tatlı kıs diyorum kendime, selfilere doymuyorum, onu mu koysam bunu mu koysam?

Sadede geleyim ben en iyisi. Denizkızı’nda meze, salata hepsi ortalamanın çok üzerinde. Asıl söylenmesi gereken ise ahtapotu, karidesi… Fotoğraflar yeterli olur bence…

Bu sabah hava daha mı iyi ne? Girersin be İrem denize! Ha? Kim tutar seni. Dedim ve Ada Marine Yacthing’den kiraladığımız tekneden Göcek koylarında denize girdim. Yaptım bunu, buz gibi suya girdim çıktım, çıktım çünkü alışamadım suya, ısınamadım. Heves kursakta kalmadı, bademcik boğazda şişti sadece. Olsun varsın.

1974’te B. Rahmi’nin yaptığı bu eser sebebi ile koy ismi Bedri Rahmi Koyu olmuş.

Göcek koylarını sırasıyla gezdik durduk. Arada çok üşüdük, arada ah ısınıyoruz galiba dedik. Şahane bir ekip ve hizmet ile olsun bu bile çok güzel dedik durduk. Göbün, Sarsala, Yassıada, Bedri Rahmi Koyu’ndaki Zeytin restoran ile finali yapıyoruz. Gün batıyor ancak bulutlardan biz sıcak renkleri göremiyoruz. Bol esinti ile akşam Göcek’e geri dönüyoruz.

Dünyaca ünlü Kaputaş plajı

Bitmediiii! Sırada Patara, Kalkan, Kaş ve Kaleköy var. Denize girme seansımız olmayacağı için hepsi 1 güne sığacak. Patara ve açıkçası Kalkan’da bana göre bir şey yok. Ama Kaş başlı başına efsane! Ve benim gibi bir tip de ilk kez gidiyor Kaş’a. Fotoğraflarda gördüğüm çarşı, gerçeği ile aynı. Hiçbir değişim yok. Kaş da öyle. Kaputaş Plajı henüz açılmamış olması ile bakir bir deniz gibi duruyor aşağıda.

Kekova Körfezi – Uçağız

 

Kekova Kaleköy ise babamı hatırlatıyor bana. Yıllar önce ailecek yaptığımız bir gezide uğramıştık, o zaman girmişti zihnime Kaleköy, özledim durdum sonra.

Bulutlu bir günde uzun, beyaz kumuyla Patara

Nisan ortasında Güney Ege böyle geçiyor, sakin, temiz, bol doymalı, beyaz tenle… Yine gelecek ben diyerek ayrılıyorum bu doğasını, havasını sevdiğim bölgeden.

Kendi kendime yazıyormuşum gibi geliyor ya, o nedenle Sevgili İrem başka bir seyahat için şimdi yine uygun uçak bileti bak ve uç bir yerlere!

 

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir