Rodos’tan selam getirdim…

Rodos’tan selam getirdim…

Bu yazının başında Yunan Turizm ya da Dış İşleri Bakanlığına sesleniyorum:

Bodrum’dayız, kalabalık, kafam karışık. Günü birlik kaçmalı, biraz kalabalıktan uzaklaşmalı diye düşünüyorum. Aslında Bodrum’a gelmeden önceden beri bir fikir var aklımda, Rodos’a gitmek! Ya Marmaris’ten ya da Bodrum’dan geçmek, akşam kalmadan geri dönmek. Hemen feribot seferleri ve detayları araştırılıyor. Ece aklımdaki fikri öğrenir öğrenmez telaşla babasını arıyor “Baba İrem geliyor Cuma günü, gezdirirsin değil mi?”. Bu soru beni tembelliğe itiyor, ne Rodos haritası çıkış alınıyor, ne diğer detaylar. Bodrum’dan Cuma sabahı 08:30’da hareketle Rodos’a doğru yola koyuluyoruz içi buz gibi olan feribot ile…Çok pişmanım içime bikinimi giyip de belki denize girerim derken çantama ne bir havlu ne de bir peştemal atmadığım için. 2,5 saatlik yolda dondum resmen klimadan. Rodos’a varınca, feribottan inince üstümüze yoğun bir sıcak hava dalgası yapıştı. İlk başta gözüm korktu ancak Ece’nin babası Ceyhun amcanın motorsikletle beni karşılamaya geldiğini görünce de ohh dedim içimden. Motorsiklet üzerinde esecek ve hissetmeyeceğim o sıcağı. Rodos’a iner inmez Ceyhun amcadan sonra kocaman surlar ve kale karşılıyor beni. Kalenin içinden eski çarşıyı gezince Kıbrıs’ta mıyım? Kapalıçarşı’ya mı yaklaşıyorum diye düşünmüyor değilim. Henüz bir Yunan adasında olduğumu hissedemedim. Tarihine bakarsak, korsanlar, şövalyeler, Osmanlı, İtalyanlar ve Yunanlılar. Pek çok farklı ülkenin etkisinde kalmış Rodos ki bunu mimariden hemen algılayabiliyoruz. Ceyhun amca beni eski çarşı içindeki tüm Türk dükkanlarına sokuyor, herkes ile tanıştırıyor hatta. Herkes bir tedirgin, azınlık oldukları için mi diye düşünüyorum.

Eski çarşının sonunda Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesine uğruyoruz. Kütüphane kapalı, bahçe kapısını açmaya çalıştığımızda tip olarak Rum ancak Türk bir bayan açıyor. Kütüphane müdürü Yusuf amcanın eşi. Buyur ediyor içeri ve serin esen, tertemiz bahçede biraz soluklanıyoruz. Bugün Türk Dış İşleri Bakanı Davutoğlu ile Yunan Dış İşleri ve Turizm bakanı yemek için Rodos’ta buluşmuşlar. Bu buluşma gizli tutulmuş ancak Yusuf amca haberdar ki tüm Rodos da biliyor.12 Adaların başkenti olan Rodos’ta buluşulmasının sebebi krizde olan Yunanistan’a özellikle adalara Türk vatandaşlarının vizesiz girebilmesi. Her sene konuşuluyor ancak umarım yaz bitmeden yürürlüğe girer. Zira Midilli’ye tek başıma gitmek istemiyorum. Yusuf amca o kadar yoldan gelmişim gel ben sana hemen Kütüphaneyi açıp göstereyim diyor. Şanslı İrem her yerde işin rast gidiyor. Kütüphanede çok özel el yazması kitaplar var, hatta dünyada 2 adet olan el yazması Kuran’dan biri de buradaki minik ve çok özel kütüphanede. Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesinden çıktıktan sonra hamam, kapalı olan camilere uzaktan bakış ile Şövalyeler yoluna geliyoruz. Taş yolda şövalyeler geçiş yapıyorlarmış zamanında. Ne ihtişamlıydı kimbilir… Tarihi binalar ve Ece’nin anne annesi ile dedesine ait eski evleri de ziyaret ettikten sonra motosiklete atlama zamanı geliyor. Önce Mandraki, Rodos heykelinin bulunduğu söylenilen bölge, Nişantaşı tadındaki yeni çarşı, ismini unuttuğum türbe, Giritliler mahallesi, casinoların bulunduğu büyük oteller, muhteşem plajlar ve son durak olarak Ceyhun amcaların çiftlik evi. Kos’ta olduğu gibi Rodos’ta da her yerden denize girilebiliyor. Hem de bizdeki gibi kiralanan, ücret ödenerek girilen plajlardan değil. Hepsi turkuaz, cam gibi denize sahip, kimi çakıl, kimi altın kum. Aklım gidiyor denize girmediğim için. Ah kafam ah atsana peştelamali çantana… Adada motosiklet kullanımı yoğun ama diğer Yunan adalarındaki gibi ATV pek göremedim. Olsun ben motor üstünde püfür püfür gidiyorum. Çifliğe gelince Ece’nin halası ve büyük amcası bahçede ayaklanıyorlar. Karnımızı yeni çarşıda alelacale doyurduğumuz için miss gibi Türk kahvesi geliyor. Kahvenin hemen akabinde Mısır inciri. İncir yemem migrenimi tetikler ama bu bambaşka bir şey. Bildiğimiz süt mısıra benziyor ama tadı hafif ve sulu. Sevdim. Kahve sonrasında bahçe gezisi ile meyve ağaçlarını inceliyoruz. Arazi büyük, eskiden çok daha da büyükmüş ancak zamanla satılmış. Ayrıca azınlık oldukları için gün geçtikçe de Türk nüfusu azalıyor. Tıpkı Yahudi nüfusu gibi ki 2. Dünya savaşı sırasında Alman işgali ile Yahudi nüfusu iyice azaltılmış. Çiftlikten şehre geri dönerken bu sefer başka bir yoldan gidiyoruz, tepeye çıkıp Rodos’a bir de yukarıdan bakıyorum. Motosiklet üzerinde makineme değil hafızama kaydediyorum görüntüyü, gün gelsin hafızamı da aynı şekli ile paylaşabileyim herkes ile diyorum. Rodos’ta her yerde Osmanlı’ya ait eserlere rastlamak mümkün. Kimi korunmuş gibi yitip gitme ile yüzyüze. Söylenene göre de korumak için Rodos valiliği herhangi bir çalışma yapmıyormuş. Barbar Türklerin eserlerinin ne kıymeti olabilir ki onlara göre. Onlar böyle düşüne dursun, ada coğrafi ve tarihi açıdan kıymetli. Kıymet katan en büyük unsurlardan biri de Osmanlı hakimiyeti. Rodos gezim bitmek üzere ben hala bir Yunan adasında olduğumu hissedemiyorum ta ki freeshoptaki kızın aksanına kadar… Bu gezide bir pişmanlığım var. Yalnız gezmeyi seviyorum ancak bir dahaki sefere muhakkak yanımda biri olmalı zira tüm fotoğraflarda yine ben olmayacağım… Yazının sonunda Türk Turizm ya da Dış İşleri Bakanlığına sesleniyorum. Kim duyarsa beni artık…

Related posts:

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

There are 5 comments for this article
  1. berna at 20:43

    gezi süpermiş, Rodos’a gitmiş kadar olduk…Midilli’ye beraber gidelim mi?

  2. M.Serhat Dündar at 01:49

    İyi bilirim yalnız gezmek duygusunu 🙂

    Bir aya kadar Rodos, Kos ve Simi’ye gidiyorum, teşekkürler bilgiler için.

  3. İrem Özer Author at 10:06

    Harika! Ben Simi’yi henuz gormedim. Planimda bu yaz Midilli var ayrica. Eger bir aksilik olmaz ise. Size simdiden iyi tatiller.

  4. Pingback: Rodos, bendeki Yunan sevdası | Kuyruksuz Uçurtma

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir