Edirne

Geçtiğimiz hafta sonu yine Edirne’deydim. Her gittiğimde ayrı bir keyif alıyorum ama bu sefer nedense belki hava, belki Ferruh-Eda çiftiyle spontane fakat kısa turumuz bana daha ayrı bir keyfi verdi. Belki de dediğim gibi yaz geldi, ayağımda şıpıdık terliklerle kendimi daha çok özgür hissediyorum ya, o zaman işte anlıyorum ki benim mutlu olmama sebep tek majör duygu ayağımda bile özgürlüğü hissediyor olmak. Karışık bir cümle oldu ama basitleştiremiyorum maalesef. Çocukluğumdan beri babamın bana takmış olduğu lakap olan kuyruksuz uçurtmanın temelinde de hep aynı duygu var. Rüzgar akıllıyım ben. İşten bile çıktığımda eğer bir yere sözüm yoksa ya da yorgunluktan ölmüyorsam bir an düşünürüm acaba sağa mı gitsem sola mı diye ve o an ne hissedersem onu yaparım. İyi bir şey mi bilmiyorum. Son birkaç gündür “day dream” yaşıyorum yoğunlukla. Dün akşam Edirne’den dönerken, direksiyonda bir an yoğun yeşillik içindeyken Londra’nın kenar semtlerinde araba kullandığımı, düz bir ovaya geldiğimde ise Selçuk’tan Kuşadası’na gittiğimi, hava iyice karardıktan sonra da sanki tek başıma gece, uzun bir yol yapıyormuşum gibi anlık hayallere daldım. Ama hep gitmek, uzaklaşmak temelinde hayallerim ve hep tek başıma. Belki de bunu en kısa zamanda yapmalıyım, kendimi alamıyorum çünkü benzer hayaller kurmaktan. Çok sıkıldım ve çok bunaldım. (Hah! gene depresif bir yazıya doğru gidiyoruz, oysa başta Edirne’yi anlatacaktım)
Bu psikolojiden hemeen çıkıyorum ve anlatmaya devam ediyorum. 🙂 Eda ve Ferruh benden önce gittiler Edirne’ye, ben onlarla buluştuğumda ana turu bitirmişler, yerli birinin onlara göstereceği güzellikleri keşfetmek için hazırdılar. Meriç nehri kenarındaki turistlerin bilmediği, Edirnelilerin bildiği piknik alanına gittik. Aman allahım o mangal kokuları neydi öyle? Patlıcan, yeşil biber… Bayılırım, etten daha çok onların kokusunu severim mangalda. Nehrin iyice kenarına kadar gittik, kum öbeğinin üzerine serbestçe bıraktık kendimizi. Birkaç saat şuursuzca yatabilirdim orada. Tüm arkadaşlarımı davet ediyorum Edirne’ye. Bu kadar yakın bir şehir ve bu kadar muhteşem. 1 gün bile yeter, ben hızlandırılmış tur yaparım herkese…

Cumartesi gününe ait en güzel keyif ise nehir kenarındaki Emirgan çay bahçesinde bira bardağında bol köpüklü ayran ile sodayı karıştırmak oldu, hararetimizi aldı, içimizi ferahlattı.

Yine gideceğim, yine içeceğim…
Aklıma gelmişken chill-out’a gitmedim dün. Giden arkadaşlarım eğlenmişler, anlattılar. Benim için dün babamla başbaşa formula 1’i izlemekten daha keyifli olamazdı hiçbir şey…
Edirne’de kalınacak oteller: Kervansaray Otel (Gerçek bir Kervansaray, ama tarihi eser olduğu için odalarda lüks bir şey aramayın, yapılamıyor maalesef)
Taş Odalar, Fatih Sultan Mehmet’in süt annesinin evinden yapılmış butik, lüks otel. Çok güzel ancak geceliği 200 Euro civarında.
Efe Hotel. Temiz, küçük ama iş görür.
Balta otel, büyük ve eski, şehrin içinde ama çarşıya uzak. Bu arada şehir minicik zaten.
Altunhan Hotel, şehrin tam göbeğinde, çarşıda:) en yenisi.

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir