Bir Parça İtalya…

İki ayak bir pabuçta İtalya gezilir mi? İtalya’ya doyulur mu?
Olmaz. Ama başka alternatif yok. Hem bu gezi de değil, iş için fuara gidiyoruz Rimini’ye, Adriyatik kıyısına. Bundan 3 yıl önce de aynı fuara gitmiştim, İtalya’ya ilk gidişimdi ve aşık olmuştum. Şimdi aşkımı perçinleme zamanı…
Samuray ile bavullarımıza ne koyduğumuzu bile bilmeden havaalanına doğru gidiyoruz. Blue Panaroma havayolları ile bir gün önceden süper fiyata alınmış biletlerimizle. Ekibin diğer iki üyesi de havaalanına varmak üzere. Sabiha Gökçen’in yeni binası açılmış, şık, ferah ve henüz yoğun bir havaalanı olmadığı için de işlemlerimiz kolaylıkla bitiyor ve uçağımıza geçiyoruz. Keyif insanıyız vesselam, uçakta daha şampanya içiliyor ki vaktin nasıl geçtiği anlaşılmadan uçak korkusu da hatırlanmadan Milano’ya varalım diye. Milano’ya iner inmez Rimini’ye giden trenlerde yer olmadığı için mecburen araba kiralayarak İtalyan otobanında elimizde harita yolumuza koyuluruz. Öncesinde Samuray’ın ulvi görevlerinden biri olan “birine yardımcı” olma konusunda Zülfikar’ı kocasına teslim etme faslını bitiriyoruz. Zülfikar da mı kim? Elazığ’dan Milano’ya kocasının yanına giden ve check-in sırasında babasının Samuray’a emanet ettiği genç kadın.

İtalyan otobanında Parma-Bologna üzerinden esas hedefimiz olan Rimini’ye doğru henüz kaybolmadan ilerliyoruz. Bir dostumuzun “aman dikkat Milano çok karışıktır kesin kaybolursunuz” uyarısı kulaklarımızda. Allahtan otobanda yönlendirmeler çok sık ve çok net. Hatta sol şerit için bile yönlendirme var. Samuray’ın elindeki harita ile doğru yolda olduğumuza emin olduktan sonra rahat bir şekilde akşam Toskana bölgesinin sınırından akşam güneşinin batışını izleyerek, Parma’da kahve, Bologna’da da bolonezli makarna planı ile yola devam ediyoruz. Hava kararmaya yaklaştığı için Parma’yı pas geçip, biraz da Bologna girişinde kaybolarak şehrin içine pürtelaş ulaşıyoruz. Bologna’dayız.
Arabayı mavi çizgiye park edip, meydanı bulmak üzere hafif de akşam serinliğinde üşüyerek caddede ilerliyoruz. İngilizce bilmeyen birinden hem iyi restoran hem de meydanı nerdedir bu şehrin sorusunun cevabını zar zor alarak ilk gördüğümüz restorana oturup ben bolonezli makarnamı, Murat mürekkep balıklı makarnasını, Samuray da limon suyunda pişmiş midyesini ve ev yapımı şarabımızı sipariş ediyoruz. Adnan’ın ne yediği aklımdan uçup gitmiş nedense…

Restoran belli en az 50-60 yıllık. Mimarisi, çalışanları ile eskiyim ben diyor. Şarap su niyetine her masada. Özellikle de ev şarapları. Hepsi mi güzel olur? Daha evvel de hangi restorana gittiysen İtalya’da ev şarabı sipariş etmiştik ve hepsi birbirinden güzel çıkmıştı.

Saat ilerliyor ve daha önümüzde 1 saatlik yolumuz olduğu için yemek sonrası hemen kısa bir şehir turu ile Bologna’dan çıkıp Rimini’ye doğru yola çıkıyoruz. Bundan sonrasında sorun yok. Tüm tabelalar zaten Rimini’yi gösteriyor. Gece olmuş, yollarda kedi gözleri ve diğer araçların farları dışında başka bir şey yok. Rimini şehir içinde oteli bulmak için birkaç tur attıktan sonra sahil yolunun dibinde küçük ama sempatik otelimize ulaşıyoruz. Gece saat 1’e yaklaşmış. Odaya girer girmez günün heyecanı bitmiş yerini yorgunluğa bırakmış halde yatağın içine atıyoruz kendimizi. Yarın çok iş var. Koca fuar alanı kim bilir kaç kez dolaşılacak?…

Rimini çok sempatik bir sahil kasabası, Adriyatik kıyısında uzun, dümdüz bir plajı ile…Silivri’nin daha büyüğü ve tabi daha güzeli diyebiliriz. O küçücük kasabada bu kadar büyük bir fuar alanı! Ve bu kadar ilgili insan! Tüm İtalya spor fuarına gelmiş olamaz herhalde? Ama içlerinde Alman da, Hollandalı da, İspanyol da var. Tabi bir de biz Türkler…

Daha evvelden de bildiğim gibi fuar çok keyifli, şaşırtıcı ve bir o kadar da yorucu geçiyor. Adı üzerinde spor fuarı, her köşede ayrı bir sahne, her köşeden, her stanttan ayrı bir müzik. Her sahnede dans eden, aerobik yapan yüzlerce insan. Çok ama çok keyifli. Her yer genç dolu bundan daha iyi ne olabilir ki?

Fuarın ilk yorucu gününün ardından akşamüzeri kısa bir şehir turu yapıp, yağmur altında gelenekselleştirmeye çalıştığımız şımarık şampanya seansımız ve mini alışveriş sonrasında otele geri dönüş. Akşam yemeğe davetliyiz zira…Muhteşem bir deniz mahsulleri restoranına hem de! Bu Kuyruksuz daha ne ister ki?

Gideceğimiz restoran otelimize çok yakın, Le Meridien’in sahile bakan tarafında. Yine yağmur yağıyor. Kalabalık bir Türk grubuz restoranda. Hepsi sektördeki spor kulüpleri bizim gibi. Herkes az çok birbirini tanıyor. Akşamüzeri içilen şampanyanın da damaktaki tadıyla keyfimiz yerinde. Bir an önce gelsin yemekler istiyoruz. Somonlu, zencefilli bir başlangıç, ardından muhteşem bir deniz mahsullü makarna ve ardından da tam ne balığı olduğunu bilmediğim ancak tadının lokum olduğu kağıt gibi kesilmiş patates ile servis edilen bir balık. Lezzetler oldum olası muazzam. Aklı kalıyor insanın. Yemekler biter bitmez ne kadar yorgun olduğumuzu hatırlayıp, ertesi günü de hesaplayarak otelimize, odamıza dönüyoruz. Yine yoğun bir gün bizi bekliyor.

Fuarın ikinci gününde çılgın yağmur devam ediyor. Oysa ne hayallerim vardı, hava güneşli olacaktı, masmavi gökyüzü eşliğindeki fotoğraflarımın hepsi muhteşem çıkacaktı…Hepsi hayalde kaldı. Deli yağmur altında biz iliklerimize kadar ıslanmış vaziyetteyiz. Kimse fotoğraf için poz vermez bu haldeyken.
Oradan oraya koştura koştura yine vaktin nasıl geçtiğini anlamadan akşam oluyor ve bir fuar günü daha bitiyor. Yolcuyuz. Milano’ya gidiyoruz, ertesi gün de eve dönüş…Bu kadar kısa mıydı? En azında yol üstünde bir outlete uğrasak, biraz şımartsak kendimizi. Bologna’ya gelmeden önce bir outlete giriyoruz elbet. Saat belirleyip herkes bir yere dağılıyor. Türkiye çok ucuz bir ülke İtalyan outletine göre bile! Elime bir tshirt alıyorum, euro değerini Türk Lirasına çeviriyorum, ben bunu İstanbul’da üçte birine alırım diyip bırakıyorum. Yine de sembolik ve İtalya’dan almıştım hatırası için birkaç parça şey alınmadan edilmiyor. Bir de tabi markalar ve tasarım kıyafetler var. Onlar normal mağaza fiyatının altında olduğu için, paraya kıyabilen için neden olmasın, alınabilir tattalar. Yağmur devam ederken yola devam taa ki Parma tabelasını görene kadar. Milano yolları karışık aman kaybolmayın uyarısı akla geri geliyor. Samuray da hadi Parma’ya girelim, hatta geceyi de orada geçirip sabah direkt Malpensa havaalanına gidelim der demez, ilk sapaktan giriyoruz.
Veee Parma, ayrı anlatılacak bir konu oluyor Kuyruksuz Uçurtma ve onun gibi spontane yaşamı sevenler için…

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

There are 2 comments for this article
  1. Anonymous at 20:09

    Kuyruksuz hanım, ne kadar hoş bir gezi olmuş, ayrıca anlatımınıza da bayıldım…:)))

  2. İrem Özer at 20:40

    Teşekkür ederim, beğenilmesi beni sevindiriyor elbet.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir