Es Es Eskişehir…

Kışa hoşça kal der demez hafta sonu planlarımızı başlattık…Hem de çok hızlı ve çok spontane bir şekilde. Bir şey yapsak, bir yere gitsek, hatta o gittiğimiz yere daha evvel gitmemiş olsak derken aklımıza Eskişehir geldi.
Hemen karar verildi, tren saatlerine bakıldı, biletler rezerve edildi. Otel araştırıldı. Her şey olması gerektiğinin 5 kat fazla hızda gerçekleşti. Ve trendeyiz. Sabahın 7’si, Haydarpaşa soğuk, tren kalabalık. Büyük bir grup turla Eskişehir’e gidiyor yine bizim gibi hafta sonu gezisine. İnsan farklı ve nostaljik olarak nitelendirilen bir araca bindiğinde ayrı bir duygusallığa kapılıyor, heyecanlanıyor. Hep ayakta durmak ya da dolaşmak istiyor. Her yöne bakmak istiyor, bir yerlerden farklı manzaralar yakalamak… Sürekli biniyor olsam eminim kulaklığımı takıp kitabımı okuyor olurum ancak en son 4 yıl önce İtalya’da bindiğimi düşünürsek, sabırsızlıkla beklediğim an oluyor tren seyahati. Hele ki bilinmeyen bir yere gidiliyorsa…Hareket düdüğü çalar çalmaz trenimiz İstanbul’dan uzaklaşmak üzere yola koyuluyor. İzmit’i geçene kadar İstanbul’dan uzaklaştığımıza Anadolu’da olduğumuza dair hiçbir ibare göremiyoruz. Ne zaman ki İzmit’ten çıkılıyor o zaman hem baharın güzelliği, hem köyler, kasabalar, hepsi erken saatte kalkmanın verdiği yolculuk heyecanına “işte bu!” dedirtiyor.
Sabah kahvaltımızı trenin restoranında yapıyoruz. Lezzet, servis eh idare eder. Grup sebebiyle biraz gürültü de mevcut. Ancak diğer vagonlara göre daha aydınlık olduğu için yolculuğumuza orada devam etmeye karar veriyoruz. Doğa hayran bırakıyor kendine, dereler, yeşeren ağaçlar, açan çiçekler, güzelim meyve bahçeleri. Sürekli gitme, durmama hissini aşılıyor insana. Kahvaltı sonrasında güzel bir Türk Kahvesi içelim diyoruz ekip arkadaşlarımla. Ancak kahve olmadığını duyunca biraz buruk ama yaramaz bir ifade ile sabahın 09:30’unda o zaman bira diyorum! ben. Ne olacak? Sabah 05:00’te kalkmışım, kahvaltımı etmişim, günü ortaladım bana göre, içebilirim. Maide de hemen tamam diyor, Özlem çekingen. Buz gibi biramızı içe içe, şaşkın bakışlara birkaç dakika maruz kalarak ama diğer yandan da cesaret vererek yolumuza devam ediyoruz.
Dört saat anlamadan geçiyor ve hooop Eskişehir garındayız. Taksi ile otele birkaç dakikada ulaşım ile çantalarımızı bırakır bırakmaz sokağa atıyoruz kendimizi. İlk defa bir gezi öncesinde planım yok. Spontane başladı, spontane devam ediyor. Nereye gidilir, ne yenir ne içilir, çiğbörek dışında belirli bir şey yok. Otelin resepsiyonuna nerden başlasak diye sorup dolmuşla Kentpark’a ulaşıyoruz. Kentpark’ın geçmişi sanırım birkaç yıllık, tertemiz, şıkır şıkır bir yer. Geçtiğimiz yaz haberlerde bol bol gördüğümüz meşhur plaj orada. Dendiği kadar var Büyükerşen, büyük adam. Başka hangi şehrin belediye başkanının ismini biliyoruz ki? Eskişehir’e gideceğiz dediğim zaman herkes aaaa super bir şehir olmuş, çok değişmiş, Avrupa kenti gibiymiş diyor. Doğru da diyorlar. Kentpark, tramvayı, Porsuk nehri içinde dolaşan tekneler ve gondollar hepsi kesinlikle Eskişehir’i diğerlerinden ayırıyor. Kentpark’ta öğle yemeği niyetine muhteşem menemenimizi yedikten sonra Odunpazarı’na gitmek üzere tramvaya biniyoruz. Odunpazarı eski evlerin olduğu bir semt ve evlerin çoğunluğu şu an restore edilmiş durumda. Sokak aralarında el işi, hediyelik eşya satan bayanlara ait tezgahlar var. Tam turistik bir yer. Atlıhan’a girip sembolik lületaşından hediyeliklerimizi alıyoruz. Amacımız bir an önce şehrin içinden geçen Porsuk’a ulaşmak. Odunpazarı’ndan sonrasına yürüyerek devam ediyoruz. Ancak karasal iklim, İstanbul gibi değil, güneş ve üşütüyor. Nasıl bir kalabalık, her yer insan dolu, mağazalar, sokaklar, kafeler. Bu ne güzel bir şehir dedirtiyor. Herkes keyifte. Yıllar geçiyor tabi unutuyoruz ÖSS öncesi her yer böyle oluyor, gençler stresini atmak için sokaklara vuruyorlar kendilerini. Ne şans bizdeki de gündüz ÖSS sebebiyle her yer kalabalık. Ertesi sabah da yine ÖSS sebebiyle her yer bomboş olacak.
Sokak sokak gezdikten sonra gondol ile mini bir Porsuk turu yapıyoruz. Sanki Venedik’teyiz. Karnımız iyice acıktı Papağan’da çiğbörek yeme vakti geldi de geçiyor bile. O da ne kapıda bir kuyruk. Herkes sadece Papağan’ı biliyor sanki. Yalnız oturan bir teyzenin masasına ilişip siparişimizi veriyoruz. Maksimum 3 tane yiyebilirim diye düşünüyorum. Benim hassas mideme yağlı gelebilir çünkü. Nitekim kızlar bayıla bayıla 4’er 5’tane yerken ben 2 tanede kalıyorum. Benim damak tadıma çok uygun değil, midemi yoracak gibi duruyor. Özlem ve Maide’ye daha versek yerler gibi o kadar bayıldılar lezzetine.
Yemek faslını da bitirdikten sonra sabah erkenden kalkıp hamama gitme planımızı uygulamak için gerekli olabilecek malzemeleri satın alıyoruz. Detay vermiyorum ama her şeyi düşündük, her şeyi aldık.
Otele gidip biraz dinlenip sonra resepsiyondaki görevlinin bize söylediği gece kulüplerine gitme planımız var. Buda, 222 ve Hayal Kahvesi. Tabi unutuyoruz hepimiz 30’u geçtik, sabah 6’ya doğru kalktık ve tüm gün yürüdük. Yatıp uyuma fikri dışarı çıkma fikrini öyle bir unutturuyor ki sabaha kadar deliksiz uyuyoruz.
İkinci gün uyanır uyanmaz daha kahvaltı etmeden hamama gidiyoruz. Tavsiye edilen ilk hamama girip bir bakalım ona göre karar veririz diyoruz. Ancak tabi bizim alıştığımız hamamlardan uzak. Hatta sorguluyoruz da kendimizi İstanbul’da SPA’ları bilince küçük şehrin hamamı bize yok girme, işe gidince nasıl olsa bizim bünyemizde yer alan SPA’da hamam keyfi yaparız dedirtiyor. Biraz hayal kırıklığı yaşıyoruz. Çünkü sıcak ve şifalı su var şehirde ancak gidilebilecek, termal turizmi canlandırabilecek bir tesis yok. Yazık, oysa hava alanı bile var. Düşünsenize güzel bir termal otel olsa, şehir zaten turizme çok müsait, nasıl güzel olur. Sayın Büyükerşen duy sesimi! Hamam sefamızı yapamadan kahvaltı kısmını bitirip İstanbul’a dönüş trenimiz için kalan vakti de Espark’ta geçiriyoruz. Her marka var bu alışveriş merkezinde. Eskişehir’de zaten yok yok. Öğrenci şehri olarak biliniyor ancak çok kolay ve keyifli yaşanabilecek bir şehir, sadece öğrenciler için değil herkes için.
Eskişehir’de son kahvemizi de içip gündüz gözüyle İstanbul’a doğru yola çıkıyoruz. Yine restorandayız, yine buz gibi biralarımız elimizde, bundan sonra nereye gidiyoruz planları yapıyoruz. Amaysa, Antakya, Konya, Bursa, Sinop, Artvin ve Samsun ilk aklımıza gelenler…
Kuyruksuz Uçurtma misali, bu bahar hafta sonlarım dolu…

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

There are 3 comments for this article
  1. Anonymous at 18:49

    İremciğim ne kadar güzel yazmışsın, okurken Eskişehir'de hissettim kendimi, seni kutluyorum. Senin dilinle gezdiğin yerleri görmüş kadar oluyorum. Ayrıca benim oglum eskişehirde asker. Daha bir sempati duydum doğrusu.
    Seni zevkle veee de heyecanla takip ediyorum, başarıların devamını diliyorummm. Sevgilerimle, öpücük :)) BERNA ÖNEN

  2. admin Author at 19:35

    Çok teşekkür ederim, ben de elimden geldiğince emek sarfetmeye çalışıyorum. Beğenildikçe isteğim daha da artıyor:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir