Pendore Bağlarında Bağbozumu

Güneşli memleketin bereketini alan topraklarda yetişen üzümleri uğurluyoruz şarap fıçılarına doğru…

İzmir’den iki araba Manisa Alaşehir’e doğru yol alıyoruz, Kavaklıdere’nin yaklaşık 2000 dönüm ve tek parça olan bağlarını ziyaret etmek, bağ içinde keyifli bir gün geçirmek, süreci yaşamak üzere. Yol aslında çok kısa değil ama İzmir’in ard ülkesi içinde olmak, geçtiğimiz yol boyunca sağlı sollu ürün dolu tarlalara, bahçelere bakmak yolumuzun uzunluğunu hissettirmiyor bize. Bağa vardığımızda güneş tam tepemizde karnımız aç gibi, kışa girdiğimiz bu günde nasıl bir hava diye şaşırıyoruz. Tişört ile dolaşsam yeridir, şansımıza o kadar güzel hava! Bağ içinde dolaşmaya başlarken ikramlar da geliyor, en sevdiğim kısım işte bu. Önce Altın Köpük ile başlıyoruz, buz gibi köpüklü çok özel bir şarap ki Altın Köpük’ün kız kardeşi olan Pembe Köpük de favorilerim arasındadır. Daha şarap üzerine grubumuzla hoş sohbetteyken hafif aperatifler, dolup boşalan kadehler beni benden alıyor. Ne iyi ettim de geldim diyorum kendime. Pendore bağları sessiz, sadece hafif rüzgarın hışırtısı duyuluyor ortalıkta. Öyle özel bir yerde ki, önünde koca bir dağ, dağın tepesinde şimdi yağacağım üzerinize diyen bir kara bulut, bizim tarafta ise korkmayın bir şey yapamaz diyen ışıl ışıl bir güneş. İnişli çıkışlı bağ içinde oradan oraya koşmak istiyorum. Üzümlerin hepsinden aşırıp ceplerimi doldurma fikri geliyor bir an aklıma. Çocukken Edirne’de kiraz ağaçlarının olduğu bahçelere izinsiz girerdik, topladığımız tüm kirazları da taşıma kolaylığı olsun diye beyaz tişörtlerimizin içine doldururduk, kim bilir kaç tişörtüm çöpe gitmiştir bu sebepten. İşittiğim azarlar da cabası! Ama heyecanı tarif edilemez. Aynı duygudayım, koşturmak, hoplamak, zıplamak hatta yerlerde yuvarlanmak. Ben bu duygular içerisindeyken Levon bey bize bir yıl boyunca üzümün nasıl da meşakkatli bir süreçten geçtiğini, soframıza keyif vermek üzere gelmeden önce başına nelerin geldiğini anlayabileceğimiz bir dilde anlatıyor. Bu iş cidden zor bir iş. Detayı çok ve her şey bağda, üzüm salkımındayken bitiyor neredeyse. Sulama sisteminden tutun da, bulunduğu toprağın özelliği, rüzgarı hangi yönden aldığı, sabahın köründe yapılan özel işlemler, budama usulleri … liste uzayıp gidiyor. Elbette sadece bağda bitmiyor iş, sonrasında da yine detaylı bir süreç bekliyor üzümleri. Soframıza gelen her özel şişenin kıymetini iyi bilin derim. Ben bu gezi sonrasında daha bir farklı düşünür oldum, şaraplarım baş köşede artık…Bağcılık, üzüm üretimi derken, arada da çeşit çeşit şarapları içerken artık iyice acıktığımızı fark ediyoruz. Bağ evine geçtiğimizde mangalın kokusu hepimizin aklını alıyor. Bağ içinde dolanırken bize muhteşem bir masa hazırlanmış. Öyle açım ki gözüme kestirdiğim iskemleye atıyorum kendimi. Hafif yokuş önümde, masa sevdiğim yiyeceklerle dolu, manzara görülmeye değer. Bağın içinde dağa doğru, mangaldan çıkan etleri, sıcak mantarları şarabımı yudumlayarak gönderiyorum ilgili yere. Herkes hayatından en az benim kadar memnun. Yemekler yenirken sohbet de artıyor, grup kaynaşıyor ne güzel. Yemek sonrası yere serilmiş minderlere kendimi atıp ayakkabılarımı da çıkarıp uzanma hayali kuruyorum, hatta belki orada 5 dakika uyuyabilirim bile diye düşünüyorum! Ayağı yanık kedi gibi hoplaya zıplaya minderin üzerine atıyorum kendimi. Uzun zamandır böyle kendime özel bir keyif yaşamamıştım herhalde. Diğerleri yemek sonrası bağ içinde off road yapadursun ben minderlerde keyfime keyif katıyorum. Güneş uzaklaştıkça hava ısırmaya başlıyor. Günün bitmesine az kalmış. Ayrılma fikri kötü geliyor her ne kadar yeni ve yine bir yere gidecek olsam da.

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

There are 2 comments for this article
  1. emretv at 19:18

    çok keyifli bir blogun varmış. bundan sonra takipçinim. gez ve bol bol şarap içip anlat bana da 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir