En son ne yazdım?

New York’ta yeni yıl!

Hangisi Christmas, hangisi Noel? 24’ü gecesi olan neydi? E bir de new years eve var. Var oğlu var. Benim için o kısmı pek mühim değil, önemli olan Aralık ayı başından, hatta Kasım son haftasından itibaren başlayan ışıltı, renk ve coşku.

unnamed (6)
Dyker Heights (Fotoğraf : Ela Atlığ)

Çocukluğumda izlediğim filmlerden hafızamda kalan bir New York var. Noel Babalar her yerde dolaşıyor, Central Park içindeki buz pateni pisti insan dolu. Yüzlerce aşk yaşanıyor o park civarında. Vitrinler güzel mi güzel.

6
Rockefeller Building

Bu sene görmek kısmetmiş. Aralık başı geldiğim Amerika’da, önce evlerin içlerinden görünen ışıl ışıl çam ağaçları, dışarıda bahçelerindeki süsler, ışıklar, bazı evlerin bahçelerindeki dini süsler. Her sokak birbirinden güzel. Bir eksik karın yağması diyorum. Her şeyi ağır çekimde hayal ediyorum.

1
Times Square

Manhattan dışındaki alanda banliyö bölgesi böyle, her sokak birbirinden güzel. New York içinde ise herkesin koşarak ilk gittiği yer her zamanki gibi Times Meydanı, sonra yürüme mesafesinde olan Rockefeller Binası, önündeki buz pateni ve çam ağacı. Times 42’de, Rockefeller 49 ve 50’inci boklar arasında.

IMG_9600
Saks Fifth Avenue (Fotoğraf : Ela Atlığ)

Oldukça yakınlar birbirlerine, Rockefeller’in biraz ilerisinde ise Saks binası ise özellikle gece özel aydınlatması ile büyülüyor. Gündüz ise şeker paketi kıvamındaki dekorasyonu ile etkileyici. Yukarı, Central Park’a çıkana kadar lüks markaların vitrinleri de yılbaşına özel süslü püslü. Bir de Byrant Park var yazı ayrı güzel, kışı başka. Avrupa’daki yılbaşı pazarı, kocaman bir buz pateni ve kafesi ile başka bir toplanma alanı olmuş.

8
Rockefeller Building

Fakat ne var, hava soğuk! Bir de kalabalık ki anlatamam. Polisler her yerde, kaldırımdaki geliş gidişi, karşıdan karşıya geçişleri düzenliyorlar. E o arada bir de Bay Trump’ın binasının önüne şüpheli bir paket bırakılmıştı. Yüzlerce polis her yerde. Paketten ne mi çıktı? Bir poşet oyuncak! Dalga geçer gibi.

7

Her sokakta yeni yılın gelişini hissetmek mümkün. Aşağı Manhattan da aynı şekilde, Brooklyn civarı da. Özellikle bir de Brooklyn’de Dyker Heights mahallesi her sene binlerce turist çekiyor. Sokakta yaşayan ev sahipleri yeni yıl yaklaşırken, özel şirketlerle anlaşıp en güzel ışıklandırma ve süslemeye sahip olmak için özel çaba sarf ediyor. Sonra gelsin turistler!

unnamed (7)
Dyker Heights (Fotoğraf: Ela Atlığ)

Evet şehir turist kaynıyor, çocukluğumdan hafızamda kalan ile çok bir fark yok açıkçası. Filmlerde aynen aktarılmış, ellerinde çanları ile yeni yıl şarkıları söyleyenler, kestaneciler, yolun ortasından çıkan kocaman dumanlar, sarı taksiler. İşte bu New York!

unnamed (8)
Dyker Heights (Fotoğraf: Ela Atlığ)

İçimi acıtan tek şey, evlere kurulan yılbaşı ağaçları. Hepsi canlı ağaçlar, bizdeki gibi plastik değil ve sadece yılbaşı zamanı için üretiliyor olsalar dahi Ocak ayının ikinci haftasından sonra apartmanların, kapıların önleri bu çıplak ağaç atıkları ile doluyor.

Sonrasında ne yapılıyor bilemiyorum ama insanın içi acımıyor değil…

*Yazıya fotoğrafları ile katkıda bulunan arkadaşım Ela‘ya özel teşekkürlerimle…

Vee fotoğraf platosu Porto!

Lizbon‘da geçen ılıman, leziz ve harika 3 günün ardından, 25 Euro’ya aldığım tren bileti ile biraz kuzeye bu sefer Porto’ya doğru ilerliyoruz. Bağların, tarlaların, köy ve kasabaların arasından sonbahar renkleri eşliğinde değişik bir Avrupa ülkesinde olmanın verdiği yoğun hisle trende yerel biramı yudumluyorum. En sevdiğim şeylerden biri seyahat esnasında oraya özgü bira, şarap ya da varsa farklı bir kahvesi onu içmek. Keyifle hem de… Küçük defterime hislerimi aktarmak da seyahat sonrası bana hediye gibi oluyor.

20161009_122538

Yol 3 saat, gerçekten farklı bir Avrupa ülkesi Portekiz, hoş ben İspanya’nın güneyini görmedim, belki benzerlikler vardır ancak beyaz badanalı binaları, muntazam kiremitleri il sarı tonlarda bir pastel resimde geziyor gibiyiz.

20161011_104743

Porto’ya yaklaştığımızı sola bakınca okyanusun puslu görüntüsünden bir de yerleşimin artmasından anlıyoruz. Duoro nehrini görünce de hah geldik diyoruz. Köprü üzerinden karşıya tren istasyonuna kadar devam ediyoruz. Akabinde taksiye atlayıp otelimize varıyoruz. Otelimizin ismi Villa Vitoria Village, Rua das Flores isimli trafiğe kapalı ünlü bir caddenin üzerinde, bahçeli, oldukça keyifli bir otel. Yerinin bu kadar merkezi olması da önümüzdeki 3 gün içinde bize oldukça fayda sağlayacak.

20161010_102233

Otel resepsiyonu Pazar günü olduğu için her yerin kalabalık olacağını, deniz mahsüllerini bugün yiyebileceğimizi ancak Pazartesi günü yememizi tavsiye etmeyeceklerini belirtiyor. Neden diye sorduğumuzda, Pazar günü balıkçılar denize çıkmadıkları için taze deniz ürünü bulamazsınız diyorlar. Taze olmamasından kastı da Cumartesi tutulmuş olanlar. Neyse biz uyuyoruz bu tavsiyeye, o gün deniz mahsülü yiyip, Pazartesi gününü benim bulduğum başka bir keşfe bırakıyoruz.

img_20161010_094344
Hotel Vitoria Village

Otelden çıkıp nehir kıyısına Ribeira bölgesine iniyoruz. Hava nefis, turist öyle böyle değil gani gani. Yerli halk da günün tadını çıkarıyor. Bol yokuşlu her ara sokağı başka güzel olan bu şehir herhalde ömrümde ne fazla çektiğim yer oluyor. Yemek yedikten sonra Ponte Luis köprüsüne doğru yürüyoruz, amacımız karşıya Gaia tarafına geçip, meşhur şaraphaneleri gezmek. Köprü hem yayaya hem de araçlara açık olduğunda oldukça yoğun. Köprünün üst bölümünden de hafif metro geçiyor ve yine yayalar da. Ertesi gün onu da deniyor olacağız.

DCIM100GOPRO
Ponte Luis Köprüsü

Gaia bölgesi, sokak sanatçıları, satıcılar, kestanecilerle dolu. Şarap evleri de tıklım tıklım. Kimi tadım yapıyor, kimi üreticilere ait müzeleri geziyor. Bunu hafta içine bırakalım ki kalabalıktan arınmış olsun düşüncesi ile akşam üzeri serinliğine kadar da nehir kıyısındaki gezintimiz devam ediyor.

20161011_194302

Akşam toplam şehirde yaptığımız 15 km’lik yürüyüş sonrasında güzel odamıza dinlenmeye çekiliyoruz. İlk gün gördüklerimiz; Mercado Ferriera Borges, Ribiera civarı, Gaia Bölgesi, Ponte Luis köprüsü, şehrin kuzeyinde kalan tarihi binalar ve Praça da Liberdade meydanı. Bol bol da ara sokak!

20161010_103540

İkinci gün hedefimiz biraz daha yokuşlarda yorulmak! Torre dos Clerigos ve civarındaki tüm yapıları görüyoruz. Meşhur Livraria Lello kitapçısına maalesef giremiyoruz, zira çok kalabalık. Şehir zaten turist ile dolup taşıyor. Bütün sokaklar öyle güzel ki anlatamam. Çok mutluyum geldiğim için, yokuşlara kızmıyorum hiç, tıpış tıpış çıkıyorum sonunda muhakkak bir ödülü oluyor, ya güzel bir manzara, ya güzel bir bina, ya da güzel bir şarap, yemek…

20161011_132022

Mesela Pasteis Bacalhau’dan alacağınız bizim içli köfte benzeri peynir, patates karışımı kızartma ve yanında verdikleri tatlı sert beyaz şarap bir süre sizi idare eder, o yokuşu bir sonraki gün yine çıkarsınız. Hoş ben şaraptan memnun kalmadıysam da yine gidip yemek için bahaneler aradım.

20161010_120819
Cafe Majestic

Tapabento da akşam yemeği için küçük ancak nefis tapasları ile ünlü bir restoran. Fiyatlar İstanbul’da herhangi ortalam bir restoran ile aynı. Lezzet eşsiz.

20161009_163131

Biz yürüdükçe yürüyoruz, Cafe Majestic’e gelip şampanya ve yumurtalı ekmekten yaptıkları tatlıyı denemeden olmaz diyoruz. Budapeşte’deki New York kafe gibi eski dekorasyonu, piyanosu ve hızlı servisi ile kapıda kuyruğu görünce hah burası diyeceğiniz bir yer. Ayrıca tüm turistler de burada.

Günlük gezimi anlatırken birden sırf yeme içmeye geçtim. Karnım da tok oysa.

20161010_145521
A Sanderia Do Porto

Bir de benim özel keşfettiğim bir sandviççi var ki kıtır ekmekleri, bardakta getirdikleri fesleğenli mozarella-domates salatası iştah açıcı. İsmi “A Sanderia Do Porto”, Rua Flores’in ara sokaklarında. Öğlen açılıyor, bazen öğleden sonra kapalı olabiliyor, tabelası yok, varsa da çok minik, dükkanın kendisi zaten çok küçük. Yine kapıda 3-5 kişinin beklediğini görünce herhalde burası dedik ve biz de beklemeye başladık. 10-15 dakika sonra sıra bize geldi, herhalde hayatımda yediğim en iyi sandviçlerden biriydi. Giden beni düşünsün ne olur. Mutlu olacağım yeniden.

20161010_161050

Yürümelerimiz bitmiyor şehirde taşıma aracı olarak bindiğimiz bir tekne var ki o da nehir turuydu, 12,5 Euro tüm turlar, iki köprü arası gidip geliyorlar. Diğeri de Ponte Luis’in en üst bölümünde yürüdükten sonra 5  Euro verip, Gaia bölgesine teleferikle indiğimiz araç oluyor. Fotoğraf çekmek, anıları hafızaya yerleştirmek için her ikisi de parasını hak ediyor, iyi ki yapmışız dedirtiyor.

Şehir efsane güzel, büyülü gibi. Lizbon’dan çok farklı. Hangisinde yaşamak istersin diye bana sorulsa kesinlikle Lizbon derim ama arada Porto’ya kaçar mola veririm.

20161011_103124

Şehirde bir başka efsane yapı da Sé Katedrali. Otel odamıza her sabah müzik sesi geliyordu, ben sanıyordum ki hemen bizim sokaktan geliyor. Katedral bahçesine gidince anladım, oradaki sokak müzisyeninin melodileri taa aşağıya, hatta şehre yayılıyormuş. Kilise gezmelerim aslında Vatikan ile zirve yapmış, bundan sonra ee hepsi aynı zaten diyordum. Sé katedrali de aslında özel değil ancak bahçesi, şehre yukarıdan bakıyor olması ile farklı bir havası var.

20161010_102905

Bir de şehirde o kadar çok hostel var ki anlatamam. Sanırım genç turistlerin de uğrak noktası Porto. Lizbon da öyleydi gerçi.

Kaçırılmaması gereken bizim de atlamadığımız bir başka yapı da tren gar binası oluyor. İçi muazzam çinilerle dolu bu koca yapı gece ayrı, gündüz ayrı güzel.

20161011_103908

Üçüncü ve son günümüzde geriye ne kaldıysa yine tabana kuvvet dolaşıyoruz biz. Öğle yemeğimizi Cantina 32′de yeniden yorumlanmış Portekiz mutfağı olarak yiyoruz. Oldukça modern bir restoran, deniz mahsülleri diğer seçtiğimiz yerler gibi yine başarılı. Kendimi iki dakika tebrik ediyorum, yine ne güzel doyduk diye.

20161011_144822
Cantina 32’de kabaklı ahtapot!

Foursquare bu keşiflerde inanılmaz yardımcı oluyor. Hem yakında ne var, hem yorumlar ve daha evvelden gidenlerin paylaştıkları fotoğraflarla doğru kararı vermek kolaylaşıyor.

Porto’da nedense pek harita kullanmadım, şehir eski ve pek çok ara sokaktan oluşsa da birinci gün hemen alışıp öğreniyor insan.

20161010_151945

Uygun bilet bulduğumda yine gidilecekler listesinde şu an Portekiz Lizbon ve Porto şehirleri ile bir numarada yer alıyor.Belki daha görülecek daha çok küçük şehri var, hatta belki birkaç ada bile olabilir, okyanusta… Neden olmasın ki?

 

Lizbon canımsın!

Her seyahatim sırasında o memlekette iken düşünüyorum “Burada yaşanır mı?, Burada kendimi yerli gibi hissedebilir miyim diye?”. Evet canım Lizbon, seninle olurum! Sana kendimi teslim ederim, seni sever, sarmalarım.

unadjustednonraw_thumb_13ce

Ne yalan söyleyeyim, uzun zamandır, hatta uzun yıllardır hayalini kurduğum seyahat rotası Portekiz.

Tamı tamına 1 hafta, yarısı Lizbon’da geçecek, yarısı ise Porto’da. Lizbon’a uçuyor bizim demir kanatlımız. Yol uzun, 5 saate yakın sürecek; 1 film, biraz oyun derken bitiveriyor bile.

unadjustednonraw_thumb_13ca

Lizbon havalimanına inince taksi kuyruğuna giriyoruz. Şehir merkezine 9-10 Euro’ya gidiyor taksiler, bavullarla oradan oraya savrulmaktansa atlıyoruz tabi taksiye. Otelimiz merkezde sayılır, tam göbeğinde olmasa da yürüyerek yarım saatte sahilde olabiliyoruz. Hem oldukça nezih bir semtte, Nişantaşı gibi diyebilirim. Otel dediğime de bakmayın burası bir guesthouse. Racquel, sahibi bizi kapıda karşılıyor. Magnolia GuestHouse sadece 4 odadan oluşan, konforlu, sessiz ve modern döşenmiş, tam bir ev sıcaklığında.

unadjustednonraw_thumb_141f

Eşyaları atıp birer kahve içtikten sonra arka sokaktan hemen Bairro Alto bölgesine geçiyoruz. Portekizliler bunu Bayro Alto olarak okuyorlar. Daracık sokaklar, kafeler, barlar, restoranlar, hosteller, gençler, kapı önlerinde oturan yaşlılar… Ablam arada sıkılıyor ben bolca fotoğraf çektikçe. Yürüme hızımızı düşürüyorum sanırım. Akşam saatlerine kadar o sokak senin bu cadde benim yürüyoruz.

unadjustednonraw_thumb_13d9
Time Out Market

Sahile Time Out markete kadar iniyoruz, 7 tepeli olduğu söylenen şehrin bazı sokaklarında sürpriz şekilde sarı tramvay karşımıza çıkıyor. Bazı tramvaylar yokuş çıkıyor ring olarak. Bazısı ise neredeyse tüm şehri dolaşıyor. 3.90 Euro’ya iki yön bilet alıp istediğimiz tramvaya binebiliyoruz. Her turistin yaptığı aktivitelerden biri 28 numaralı tramvay ile şehri gezmek. Ancak biz onu yapmıyoruz, hem kuyruk var hem de tabana kuvvet, kaç adım atmışım, kaç kilometre yürümüşüz, günlük hedefimizi yakaladık mı akşam raporumuza ekleniyor. Bu daha keyifli bizim için. Hem bir de muhteşem Portekiz usülü deniz mahsüllerini yiyip, kalorileri alında, yürümek, hatta bolca koşmak gerekiyor.

unadjustednonraw_thumb_13ef

İlk günümüz tamamen şehrin dokusuna, kokusuna alışmak ve hoşlanacağımız rotayı belirlemek ile geçiyor. Son yıllarda her seyahatim böyle yapmadan dönmeyin listelerinden çok ben nerede keyif alırımları, kendimce keşfetmekle geçiyor. Yanımda kim varsa ya da yalnız isem de bana ayak uyduruyor. Gezdiğimiz bölgeler ise sırasıyla, Rato, Bairro Alto, Riberia, Chiado, Baxia, Rossio, otele dönüşte de Restauradores meydanında Pombal’a kadar yürüyoruz. Tabi aralarda pek çok sokağa da giriş çıkış yapıyoruz. Bir arkadaşımın tavsiyesi kulağımda, tabelayı rastlantı sonucu görünce de ablama gel oturuyoruz buraya diyorum.

unadjustednonraw_thumb_1333

Al sana akşam yemeği için yer ve şıp diye önüme çıkması da ayrı sevindiriyor beni. İsmi Pinoquio. Yeşil büyük şemsiyeleri ile dikkat çekiyor, Restauradores meydanında hemen köşede. Masalara bakıyoruz insanlar neler yiyor özellikle diye. Deli gibi aç değiliz ama yeriz bence yine güzel bir deniz mahsülü. Karides istiyoruz, masaya hemen bir zeytin tabağı geliyor ki enfes. 1 şişe beyaz şarabımız. Oh oh keyiften o an ölsem pişman olmam. Yetti bana bu yaşam diyebilirim. Gerçekten deniz ürünleri nefis. Diğer günlerde de oradan geçerken acaba otursak mı diye düşündük çok kez tok olduğumuz halde.

unadjustednonraw_thumb_129d

İlk günü 20 bin adıma yakın bir rekorla tamamlayıp, tatlo otelimize dönüyoruz. Akşam saatlerinde Ekim ayının serinliği biraz ısırıyor. Olsun, gün içinde ışıldayan ve önümüzdeki günlerde de hava raporuna göre ışıldayacak olan güneşe minnettarız.

unadjustednonraw_thumb_12aa
Belem Kalesi

İkinci gün Europcar’dan minik bir araba kiralayıp Lisbon şehrine yakın ve en popüler kasabalardan biri olan Sintra’ya doğru yola çıkıyoruz. Öncesinde Tajo nehri üzerindeki 25 Nisan köprüsü, bu köprü sebebi ile herkes Lisbon’u İstanbul’a benzetiyor ama nedense ben pek o havayı alamadım. Biraz ileride de Portekizli kaşif Vasco de Gama için yapılmış olan Belem kalesini görüyoruz. Kahve molası eşliğinde. Belem kasabası da tatlısı ile ünlü, ancak biz yeterli vakit geçirdikten sonra Sintra’ya doğru devam ediyoruz. Zaten Lisbon’da her yerde satılıyor Pastel de Nata. Tatlıya düşkün olmayan ben yine de tadacağım elbette. Milföyün ortasına iyice kremalaştırılmış sütlaç konmuş ve üzerinde şeker eritilmiş gibi. E güzel, 1 tane bana yetti. Tatlı severler 3-5 götürebilir.

unadjustednonraw_thumb_12cb
Sintra

Sintra’ya otoban üzerinden gidiyoruz, Here maps’in navigasyonu hayat kurtarıyor her zamanki gibi. Sintra merkeze vardığımızda ise evet anlıyoruz ki gerçekten aşırı turistik bir kasabadayız. Restoranlar, hediyelik eşya satan mağazalar, tur otobüsleri, dar sokaklarda trafik, arabayı nereye koyacağız derdi derken minik bir park alanı buluyorum. Yürüyerek biraz gezebilir, bir yerlerde bir şeyler yiyebiliriz. Fakat herhalde havanın güzelliği sebebi ile öyle kalabalık ki! Dolaşıyoruz, biraz alışveriş sonra masallardaki kaleleri andıran Pena’ya çıkacak halimiz kalmıyor. Bir saatten fazla geçirdikten sonra Avrupa’nın en batı ucu olan Cabo de Roca’ya doğru ayarlıyorum navigasyonu. Fakat o da ne? Pek çok yerde yol çalışması var ve benim kafam karışıyor. Biraz önce öpüp kokladığım aplikasyon ile kavga etmek üzereyiz. Ablama diyorum ki boşver, görmesek ne olur? Cascais‘e gidelim, sahilde bir güzel yemek yiyelim. O her şeye tamam diyor, sen ne dersen ben uyarım. Mis gibi.

unadjustednonraw_thumb_12d7

15- 20 dakika sonra Cascais’deyiz. Okyanusa kenarında küçük bir yerleşim. Bol restoran, palmiyeli yollar, güzel evleri ile hoş bir sayfiye.

unadjustednonraw_thumb_1313
25 Nisan Köprüsü

Ne iyi etmişiz de gelmişiz! Biraz yürüyüp oturuyoruz restoranın birine. Neresi olsun diye çok düşünmüyoruz, nasıl olsa yine deniz mahsülüne gömüleceğiz 1 şişe Portekiz şarabı eşliğinde.

unadjustednonraw_thumb_12ed
Cascais

Son zamanlarda belki de hayatımın en güzel gününü yaşıyorum. Güzel yemek, güzel şarap, meydanda canlı müzik, dans eden turistler. Güneş tatlı tatlı. Yemek sonrası da plaja gidip yatıyoruz boylu boyunca. Öyle mutluyum ki anlatamam. Plajda bir de bedava internet var. At instagrama fotoğrafları bakayım!

unadjustednonraw_thumb_12e8

Akşam üzerine kadar keyfimize devam ediyoruz. Yeter artık dönelim dedikten sonra ise Lisbon’un cuma trafiğinin içinde buluyoruz kendimizi. Arabayı teslim edene kadar da canımız çıkıyor. Bir de yakında benzinlik yok, full aldık, full teslim edeceğiz, neyse diyoruz farkı öderiz ama öyle olmuyor. Ödüyoruz da biraz pahalıya patlıyor, benzin parası dışında ekstra 25 euro da hizmet bedeli alıyorlar.  Akıl parası işte o.

unadjustednonraw_thumb_142e

Güzel bir duş ve temiz bir uyku ile Lizbon’daki 3. güne hazırlanma vakti.

unadjustednonraw_thumb_1461
Pastel de Nata tatlısı

Son günümüzde yine tüm gün şehirdeyiz. Rua Augusta civarından geçip Praça do Commercio’ya ulaşıyoruz. Bu büyük meydan da bol fotoğraf çekilecek yerlerden biri. Sahil boyu yürüyüp, ilk günden aklımızda kalan Time Out Market’e gidiyoruz. Öğle yemeğimiz orada olacak.  Ben ısrarlar istridye yemek istiyorum. Geçtiğimiz yıllarda ilk denemelerimde başarısız olduğum için bu sınavı geçmeliyim diyorum. Limonlamayı unutmadan.

unadjustednonraw_thumb_143b

Tam öğle saati olduğu için biraz kalabalık, birkaç tur attıktan sonra ancak kendimize yer bulabiliyoruz. Köpüklü şarap ile siparişimizi veriyoruz. Keyifler gıcır. Limonlu sirkeli sosu ile istridye konusunda bu sefer başarılıyım. Bayıldım mı? Muhteşem diyemem, kötü de diyemem. Ortalama güzellikte. İkinci kadehlerimizi alıp dışarı çıkıyoruz. Time Out Market’te çatal, bıçak, tepsi ve kadehler ortak. İstediğin yere bırakabiliyorsun. Biz biraz parktaki bankta oturup içkimizi bitirdikten sonra ablam kadehlerimizi içeri götürüyor ve yürümeye devam ediyoruz. Bairro Alto’ya bu sefer tramvay ile çıkıyoruz. Manzara noktası Miradouro de Santa Catarina hedefimiz. Çok bayılmıyorum ben bu alana, ara sokaklarda duvarları çinili evleri incelemek daha keyifli. Biraz daha dolaştıktan sonra otele bir gidelim, akşam üzeri için 2 hedefimiz var. Biri Bairro Alto Hotel’in terası, diğeri de Park Bar.

unadjustednonraw_thumb_145c

Akşam üzeri şehir cıvıl cıvıl, her sokaktan insan taşıyor, her yer keyifli. O an ben burada yaşarım duygum pekişiyor. Diğer Avrupa ülkelerinde bunu hissetmemiştim ancak Portekiz gerçekten açık ara önde şu an benim kalbimde. Bairro Alto Hotel Chiado‘da hemen cadde üzerinde. Terasa çıkıyoruz ancak tabi tam akşam üzeri saati, oturmaya yer yok. Sonra gelsek eminim yine bulamayız. O zaman ikinci hedefimize doğru devam ediyoruz yola.

8%05eggoqwyzdwzpphda5q_thumb_146d

Park Bar, katlı bir otoparkın en üst katına yerleştirilmiş, oldukça popüler bir bar. Zaten otopark girişindeki asansörün kuyruğundan anlaşılıyor. Zor zar çıktıktan sonra terastaki kalabalık da yine bize, çok güzel ancak burada da duramayacağız dedirtiyor. Müzik güzel, ambiyans güzel, insanlar güzel. Bak bak dur. Manzara mı e o da güzel.

unadjustednonraw_thumb_1430

Lizbon ile güzel bir vedalaşma oluyor Park Bar havası. Yarın yolculuk var, 3 saat sürecek tren biletimizi alıyoruz Santa Apolonia istasyonundan 24 Euro’ya.

Lizbon gerçekten çok çok güzel, bakalım Porto ne düşündürecek bana…

 

Empire State Binası

Öyle çok yürüdüğüm bir gündü ki, tam artık eve döneyim derken ilk geldiğim günden beri girip girmemekte kararsız kaldığım Empire State binası önünde buluverdim kendimi.  Aslında ondan çok daha büyük, yüksek ve görkemli binalar var New York içerisinde. Ancak 1932 yılında inşaatı biten, uzun süre de dünyanın en yüksek binası olarak nam salan yapı. İkiz kulelerin 11 Eylül tarihindeki hazinli sonu ile dünyanın en yüksek binası unvanını geri almış ancak akabinde dünyada başka ülkelerdeki yapıların bitmesi ile bu unvanı teslim etmiş.

20160616_174342

Penn Station’a yakınlığı sebebi ile aslında eve dönüş yoluna girmiş, elimde Uniqlo alışveriş poşetim ile bilet kuyruğuna girdim bile. İki seçenek var ya 86.kata kadar çıkmak ya da sınırları zorlayıp 102. kata çıkmak. İkisinin fiyatları farklı. 86. kata çıkış 32 Dolar, 102 ise öncesinde 86. kata çıkışı kapsıyor daha sonra farklı bir asansöre geçiliyor, yani iki bölüm de gezilebiliyor 52 Dolar karşılığında.

20160616_174147

Ben 86 bana yeter diyerek biletimi alıp başlıyorum serüvene. Önce bir asansör, daha sonra yine asansör değişimi, şapkalı, özel kıyafetli görevlilerin yönlendirmesi ile kaç saniye sürdüğünü sayamadığım süper hızlı Otis asansör ile yukarıdayım.

20160616_174658

Aslında nedense büyülenmem ne olacak ki, olsa olsa 3-5 bina işte dediğimin çok üstünde bir akşam üzeri saatinde koca New York karşımdaydı.

Benim gibi bolca turist, hatta 3 budist rahip de dünyanın bu enteresan ve kaotik şehrinde 360 derecelik manzara imkanında seyre dalmışlardı.

20160616_174356

Fotoğraf çekmek için fırsat kollamak, boş alanı yakalamak gerekiyor. E tabi bir de her açıdan çekip bu anları hafızam dışında sabitlemek. Hafızaya pek güven olmuyor zira, insan unutuyor, insan zihni vefasız neticede.  Bazen anılar yer değiştiriyor, öncekiler beriye, yeniler arkaya. Önemliler bir tarafa önemsizler başka tarafa derken karışabiliyor. O nedenle çek dur İrem diyorum. Hafif bir rüzgar esiyor, tam karşımda Central Park, Hudson nehri, New Jersey tarafı, tepede şehir turu yapan helikopterler, inişte ya da kalkışta olan uçaklar. Pembeleşen ve somona dönen bir gök, kaybolan güneş, yanan ışıklar. Times tarafı daha bir kıpır kıpır, 86. kattan bile hissediliyor oradaki coşku. Ve teraslar, pek çok terasta bir yeşillik, bir hareketlilik, bir toplanma, sosyalleşme hali. 7/24 yaşayan şehirlerden biri daha işte New York. Yeniden gideceğim için heyecanlıyım. Bir tek bilen biliyor kışı sevmiyorum…

20160616_163759

New York mahalleleri – Williamsburg

Ay gidince muhakkak Williamsburg‘ta şuraya git, burada bira iç, burada kahvecilere gir bıdı bıbı bir sürü öneri sonrasında evden çıkıyorum. Trenle Penn Station’da olduktan sonra önce Brooklyn tarafına bu sefer hatasız olarak biniyorum. Haydi bir tur klasik köprü yürüyüşü, 3-5 selfie çektikten sonra bir an kararsızlık yaşıyorum. Acaba köprüyü tam tur bitirip, Manhattan adasında mı dolansam yine? Yoksa hedefime doğru geri mi dönsem? Hava kapalı ama ne sıcak ne serin, tatlı esintili. Yürümekten vücudum ısınıyor hatta. Kolumda meşhur Fitbit’im, ara ara bakıyorum kaç bin adımdayım, kaç kilometre yapmışım diye.

20160616_112142

Brooklyn tarafına dönüp oralarda da biraz dolaştıktan sonra metroya atlayıp ve yine şaşırmadığım için kendimi tebrik ederek yeşil G hattı ile Metropolitan Avenue durağında iniyorum. Hedefim Williamsburg’daki bohem yaşamı görmek, kısa süreli olsa da orada vakit geçirmek. Bizim Karaköy gibi aslında. Eskiden bir şey yokmuş, sonra sonra popüler olmuş. Tarz giyimli pek çok insanı görmek mümkün bu semtte. Tabii önce bu semti bulabilirsem, doğru yöne gitmeyi becerebilirsem.

20160616_112436

Hikayemiz burada başlıyor. Bazen tersim dönüyor ve harita okuma becerim bir anda kayboluyor. O kaybolduğunda otomatik olarak ben de kayboluyorum. Aslında nokta atışlarımla ünlüyüm ancak arada bu ün lekeleniyor. Sorun yok, panik yok.

20160616_120438

Sola gideceğime sağa gidip nerede bu Williamsburg derken sanki bir perdeyi aralıyorum ve bambaşka bir dünyaya, başka bir zaman dilimine geçiyorum.

Uzun etekli, küt kesim saçlı ve yaz günü ince çorapları koyu renk ayakkabıları ile kadınlar, siyah bekishe’leri, kippah’ları ve şapkaları ile saçları püsküllü yahudi erkekleri.

20160616_124410

Evet ben uçuk kaçık giyimli, moda bloggerı gibi günlük giyinen NY gençlerini göreceğim derken bir anda kendimi başka bir zaman diliminde ve başka bir yerde buldum sanki!

20160616_1303390

Dünya Yahudi nüfusunun %40’ının Amerika’da yaşadığı düşünürse, ben de NY’taki en katı Yahudilerin yaşadığı semte ayak basmışım! Şortlu, tişörtlü tek ben varım sokaklarda. İnsanlara şaşkınlıkla bakıyorum, bir kafe varsa oturayım diyorum. Etrafı incelerim. Starbucks da mı yok? Yok annem yok. Sadece kendilerine özgü Kosher marketler, geleneksel kıyafetleri satan mağazalar, fırınlar ve birkaç tane deterjan, ıvır zıvır satan market var. Market de öyle bildiğimiz, Amerika’daki zincir marketlerden değil, yine kendilerine özgü marketler, bakkallar. Tabelaların hepsi İbranice, İtfaiye tabelası bile! Zaman çok farklı burada. Bir gördüğüm bebek arabalı kadını sonra yeniden gördüğümü sanıyorum. Oysa hepsi aynı kıyafette. Sonradan okuyorum ki çoğunun saçı perukmuş. Saçları kazınıyormuş. Müslümanlıktaki türbanın da ilk çıkışı Yahudilikten olduğu söyleniyor. Yani referans noktası. Bu arada fotoğrafları çaktırmadan çekinerek çekiyorum, yamuk yumuk olmaları ondan.

20160616_125931

Benim için oldukça enteresan bir tecrübe. Çıkayım bu mahalleden derken çıkmak da mümkün olmuyor, çünkü öyle büyük ki anlatmak pek mümkün değil.

Neyse 2 saat kadar yürüyüp, kilometreleri geçtikten sonra ilk indiğim durak ve civarına geri gelip bu sefer diğer yöne doğru giderek meşhuuur Williamsburg’u buluyorum. Şükür! Ama hiç pişman değilim bu deneyim için.

20160616_124948

E güzel tabi, tatlı kafeler, hoş insanlar, hakikaten yakışıklı çocuklar, güzel kızlar, güzel, tarz giyimler. Ha bir şey öğrendim mi? Ben yine bu yaz şort tişört ile devam ettim. Rahatlığa devam.

Olsun gözüm gönlüm açıldı oralarda. Çok hoş bir kafeye gidip bir şeyler yiyip içtim. Sonra mı? Daha çok gezeyim derken yağmur başladı ve ben kendimi trende buldum.

20160616_142342

Bu sefer Williamsburg üzerinden geçerek Times Meydanı durağında indim ve Gonca’nın tavsiyesi ile Hudson civarındaki Uniqlo mağazasına biraz öte beri almaya girdim.

Minimalist giyimi sevenler için ideal adres burası!

Bölgenin kalabalığı, e o kadar yürümüşüm, eve dönsem mi derken dur yaa bir de Empire State binasına çıkayım dedim!

Kısa ve öz yazısı gelecek. Beklemede kalın!

 

Hierapolis ve Laodikya antik kentleri

Pamukkale bölgesinde ikinci gün, birinci günün tatlı yorgunluğuna ek olarak merak ile başlıyor. Çocukluğumuzdan beri gözümüzün ezberlediği, gitmesek bile gitmiş kadar olduğumuz Traverten’leri göreceğiz. Cümle içinde gitmiş kadar olma hissi var evet farkındayım. Ama öyle değil mi ki? Karardı, sarardı, pislettiler derken derken dünyaca ünlü bu özel yeri çıplak gözle görme, kat kat havuzların içinde dolaşma şansına erişeceğim.

20160814_111149

Ben bazen gerçekten kendime şaşırıyorum. Öyle şuursuz oluyorum ki kendimi tamamen teslim edip, iki satır bir şey okumuyorum, 3 görsel tıklamıyorum. Bilmeden gidiyorum. Nasıl olsa grubuz, Selda var başımızda, Denizlili, yerli biri ile gezilince tembellik ediyorum. Genel yorgunluğuma veriyorum bunu da. Armut piş ağzıma düş. Sen görmeye, hissetmeye, yaşamaya anı biriktirmeye bak İrem diyorum sonra da kolaya kaçıp. Sık sık hatırla, hafızana antrenman yaptır, anlat, yaz bolca hissettiklerini…

20160814_105830

Bir üst paragrafı yazma sebebi ise şu, aslında cehaletim. Hierapolis’, duyardım ama okumadığım için bilmiyordum. O meşhur antik havuzun orada olduğunu, travertenler ile antik kentin bir arada olduğunu hepsini girip gezdikçe öğreniyor, biraz utanıyor ama öğrendim işte diyerek kendimi avutuyorum.

Hierapolis Pamukkale içinde bir Frigya antik kenti. Hem de öyle böyle değil büyüleyici güzellikte, 40 derece sıcakta bile insanı etkileyen Bergama’nın kurucusu Telephos’un Amazonlar kraliçesi karısı Hiera için yapılmış ve ismini oradan almış bir kent. İlk önce Helenistik düzende yapılmış ancak geçirdiği depremler sonucunda kaç kez yerle bir olmuş ve yeniden inşa edildiğinde tipik bir Roma kentine dönüşmüş. Unesco dünya mirası listesinde bulunan Hierapolis, şifalı suların aktığı travertenler sebebi ile de kurulduğu günden bu yana popülerliğini yitirmemiş”

20160814_110107

Biz sabah kahvaltısı sonrasında aracımıza atlayıp Hierapolis girişinde müze kartlıların hemen geçtiği benim gibi ihmalkarların sırada beklediği bir süreci yaşıyoruz. Giriş ücreti 35 TL. (1 yıllık Müze Kart aidatı 40 TL) Daha sonra antik kent içinde bulunan araçlar ile önce şehrin ana girişi, tepede bulunan antik tiyatro ve Kleopatra havuzunu geziyoruz. Hafif esen rüzgar ile uzun zamandır böyle tarihi bir yerden etkilendiğimi hatırlamıyorum. Efes’i gezenler bilirler orası da başka bir havaya sahiptir ama burada başka bir şey var. Hele antik havuzda. Nasıl anlatsam bilemiyorum, coğrafi anlamda ve renkleri ile gerçekten etkileyici bir yer. İşte ezberde yer alan bir Pamukkale görüntüsü var ancak hissiyattaki çok farklı. Geç kalmışım gelmekte diye kendime kızarken, ne iyi ettim de geldim, bir daha gelirim ile duygularımı kendi içimde hizaya sokuyorum.

Kleopatra Antik Havuz

İşte aklımın çıktığı yer.  Vakit olsa sene boyunca 36-37 derecelerde olan bu havuza atardım kendimi. Bir daha gelmek için al sana sebep! Havuza giriş ücreti 32 TL. Değer mi değer. Antik kenten kalan mermerler, sütunlar içinde şifalı suda yüzmek, 32 TL’nin çok çok üstünde bir haz bırakır insanda. Havuzda olanların yüzünden, keyfinden anladığım bu. Hem tüm Türkiye tanıtım filmlerinde yer alan o görüntü de işte bu havuzdan. Biliyor muydum? Hayır. Ayıp mı? Ayıp!

20160814_112543

Fotoğraflar anlatıyordur umarım. Gelenler demedim mi sana, ben biliyorum hakikaten öyle diyor. Gelmeyenler ise planlara başlıyor.

20160814_112642

Havuz çıkışı biraz yürüyerek, günün belirli saatlerinde, belirli alanlara su verilerek kararması engellenmeye çalışılan Pamukkale Travertenlerine ulaşıyoruz. Görüntüsü ile pamuk gibi gerçekten, Terlik ve ayakkabılarımızı çantamıza alarak çıplak ayak havuzların içinde yürümeye başlıyoruz. Kimi içinde oturmuş, kimi ayaklarını sokmuş kimi de bizim gibi aşağı doğru yürüyor fotoğraf çekerek. Hava çok sıcak! Aşağı doğru indikçe kalabalık biraz azalıyor, boş bulduğumuz havuzlarda bol bol fotoğraf çekiyoruz, hangisi güzel ise instagram’a yüklenecek neticede:)

20160814_120818

Öğleni ettik bile! Hierapolis ve traverten gezisi sonrasında Denizli şehri içindeki Pamukkale Şaraplarının mağazasına gidiyoruz ki biraz bir şeyler atıştıralım, öğleden sonra için hem kendimiz hem de şarjları biten telefonlarımız enerji toplayabilsin. Meşhur Kale Tavas pidesini de yedikten sonra öğleden sonra bölümüne hazırız!

Laodikya

Cahil yazarımız Denizli’ye gelene kadar Ladodikya’yı da duymamıştı. Hangi köprüden atsın kendini?

Denizli ili içerisinde bir tarafta Hierapolis diğer cenapta ise Laodikya var. Ortada bir düzlük. İki ayrı tepeye kurulmuş iki ayrı efsane kent. Laodikya’dan bakınca tepeye ilişmiş pamuk görünümündeki travertenleri görmek mümkün. Antik tiyatrosu, caddeleri, gymnasiumu, stadyumu, çeşmeleri, tapınak ve kiliseleri ile coğrafyamızda bulunan en önemli antik kentlerden biri Laodikya.  Kazılar 1960’larda başlamış, son 10 yılda ise hızlanmış. Rehberimizin anlatımına göre daha da çok alan var kazılacak, ortaya çıkarılacak.

20160814_145302

Ben pideleri gömmüş, 2 kadeh de buz gibi Pamukkale beyaz şarabını içtikten sonra ay bana bir şeyler oluyor tadındayım Laodikya gezisi süresince. Halbuki sadece bana değil herkese sıcaktan ötürü bir şeyler olmuş. Güneş tepede, gruptan izin isteyerek antik kent girişinde bulunan kafeye atıyorum kendimi, buz gibi su, sade bir Türk kahvesi, kafayı musluğa dayama gibi işlemlerden ve desteklerden sonra az biraz kendime geliyorum ama yine tam enerjik ve randıman sahibi değilim. Benimle birlikte izin isteyen diğer arkadaşlarımla oturup akşam üzeri gün batımında nasıl muhteşemdir burası diye iç geçiriyoruz.

20160814_144054

Akşam üzerine kalmadan Denizli havaalanına doğru yola çıkmamız gerekiyor. Zira 2 gün 1 gecelik Pamukkale Bağ Bozumu gezisi, kültür turu kısmı ile son buluyor.

Nefisti, tadı damağımda kaldı, ne çok şey öğrendim, ne çok insanla tanıştım. Gezmeyi özlemişim!

Bende bolca fotoğraf mevcut, ayrıca #pamukkaleharvest2016 etiketi ile nefis fotoğraflar instagramda!

Kabak Koyu

Geçtiğimiz bayram tatili arefesinde ne yapsak ne yapsak, organize olmakta geç kaldık paniklemesi ile birlikte son dakika kararı ile güneye inelim, yanalım, yüzelim dedik.

Ne uçak bileti ne başka bir detay hazır. Biletler uçmuş, boş yer de mümkün değil. Neyse biz kendi adımıza bir çözüm bulup, tatilimizi bayramın 2.günü başlayacak ve tatilin son gününe bir ekleme yaparak daha makul hale getiriyoruz. Araç kiralama kampanyaları kollayarak bizim için en uygun aracı buluyoruz ve yola koyuluyoruz.

20160706_074959
Osman Gazi Köprüsü

Oto yollar ücretsiz, yeni yapılan İzmir körfezi üzerindeki Osman Gazi köprüsü de ücretsiz. Sabah erken saatte yollardayız. Yaklaşık 10 saat içinde bol mola, yeme içme keyfi ile Göcek’e varıyoruz. Dinlendiğimiz gecenin ardından planımız Kabak Koyu’na gitmek, fotoğraflarına aşık olduğumuz o koyda yüzmek, güneşlenmek.

20160708_104712
Fethiye, Ölüdeniz

Sabah kahvaltı sonrası Fethiye merkezden Ölüdeniz‘e doğru araba ile devam ediyoruz. Ölüdeniz yokuş inişini görmeniz gerekir, bayram tatili sebebi ile İstanbul trafiğini aratmayacak bir yoğunluk var. Neyse ki az biraz biliyorum bölgeyi, ara sokaklardan Faralya tarafına giden yola doğru çıkıyoruz. Yol zor görünse de yavaş yavaş ilerliyoruz. Bir seyir noktasından Ölüdeniz’e doğru baktığımızda dağların arasındaki o mavilik insanı büyülüyor. Yola devam ediyoruz. Sert yamaçlara kurulmuş köyler, küçük gözleme, çay bahçeleri. Hepsine tek tek uğrayasım geliyor ancak hedefimiz Kabak Koyu.

20160708_110132
Kelebekler Vadisi

Bir başka seyir noktasında da Kelebekler Vadisi’ni görmek mümkün ancak ben kayalıklardan ve yükseklikten ürktüğüm için yaklaşamıyorum. Adam gibi fotoğraf da çekemiyorum tabi.

Nitekim Kabak koyu sapağına geliyoruz. Geceden internetten okuduğum ve müdavimi olan arkadaşım Serdar’dan öğrendiğim kadarı ile arabamızı yukarıda bırakıp ring sefer yapan minibüse biniyoruz. Yürürsek herhalde aşağı iniş yarım saati bulacaktır ancak güneş tepede. Zaten nane molla bünyeme bir de öyle bir zarar vermek istemem. Minibüs hınca hınç dolu ve kişi başı 5 TL vererek koya iniyoruz.

20160708_115034
Kabak Koyu

Al işte tecrübesizlik. Şemsiyesini koltuğunun altına sıkıştırıp minibüsten inenler şanslı. Zira koyda herhangi şemsiye ve şezlong sağlayan bir tesis yok.

Bir tesis var ancak o da konaklama hizmeti ile birlikte restoran, bar olarak biraz geride kalıyor, ismi Sea Valley. Öğlen sıcağına yakın olduğumuz için zaman olarak biz diyoruz şu tesiste akşam üzerine kadar vakit geçirelim, yiyelim içelim, arada denize gidip gelelim. Akşam üzerin kendimizi atarız plaja. Zaten çok da bir mesafe yok. Yani oturduğumuz yerden denize giren çıkanları görmek mümkün. Ayrıca pizzası da nefisti. Buz gibi içeceklerimiz ile ara ara kitap karıştırdık, ara ara internette dolandık, bulunduğumuz noktada pek iyi çekmese de bir şekilde vaktimizi geçirdik.

IMG-20160708-WA0010

Akşam üzerine doğru da plajın tadını çıkardık. Bayram tatili sebebi ile oldukça kalabalık olan plajda güzel ülkemin her çeşit insanı mevcuttu. Son derece de keyifliydi, kimi köpeği ile gelmiş, kimi maaile, kimi motoruna atlamış, kimi çadır kurmuş.

Tüm bir günü keyifle, sıkılmadan, güzel yiyip içip, bol dinlenerek ve enfes denizin maviliğinde ruhumuzu tazeleyerek geçirdik.

IMG-20160708-WA0011

Dönüşte yine yukarı çıkmak için minibüs sırasına giriyoruz. Oldukça kalabalık bir sıra mevcut, yarım saat sonra binmiş oluyoruz ve kısa bir macera ile arabamıza ulaşıyoruz.

İster Kelebekler Vadisi, ister Kabak Koyu Faralya bölgesinde kesinlikle görülmesi gereken nefis koylar. Uçak ile gelindiğinde Dalaman Havalimanı’ndan araç kiralayıp buraya gelinebilir. Pişman olmayacaksınız hatta her fırsatta gelmek için bahaneler yaratacaksınız. Bana güvenin.

 

Bir Broadway akşamı

Bir ay öncesinden alınmış biletler. Tam oyunun ismini bile bilmiyorum, hangi tiyatroda olduğunu da. Bilsem ne yazar ki? Sanki her ay Broadway‘de bir oyuna mı gidiyorum ki?

New Jersey’den Nesli ile birlikte trene ucu ucuna yetişiyoruz. Akşam 7’de oyun başlayacak. Biz de 45-50 dakikada Penn Station‘da oluruz. Oradan da haritaya baktım, Belasco Tiyatrosu yaklaşık 1,5 km uzaklıkta görünüyor. Trende yol boyunca durmadan konuşuyoruz Nesli ile. Arkamızda bir kadın grubu, süslü püslü belli ki eğlenmeye gidiyorlar New York’a.

20160609_190415
Oyun öncesi, ne bekliyor bizi meraktayız

Neyse istasyona vardığımızda Nesli soruyor.

-Vallahi İroş sen benden iyi biliyorsundur istasyonu, söyle şimdi nereden çıkacağız, ne yöne gideceğiz?

Benim iyi bilmemden değil beni tanıyor sadece:) Yönü bulup şuradan düz yürüyüp sonra sağa sapacağız diyorum.

15 dakika kadar yürüdükten sonra Belasco’nun önündeyiz, diğer arkadaşları beklemek üzere kenarda duruyoruz. Sıra var ve gittikçe de sıra kalabalıklaşıyor. Kapıda çanta kontrolü yapan yaşlı ve iri yarı kadın yüksek sesle çantaları hazırlayın diye bağırıyor. O kalabalık, bekleme süresi beni biraz geriyor, biraz huzursuz oluyorum.

20160609_203033

Kapıdaki afişlere bakarak oyalanıyorum. Ay evet ya Michelle Williams tabi, Heath Ledger’in karısıydı. Ufak tefek, donuk, pasif duran ama iyi bir oyuncu. Kısa saçlarını da hep severim.

Jeff Daniels ezbere bilmesem de pek çok filmden hatırladığım bir oyuncu. Blackbird bu yılın en iyi oyunlarından biriymiş, çıktıktan sonra okudum yorumlarda.

20160609_203232

Ekip tamamlandıktan sonra biz de içeri gidiyoruz. Balkondayız, oldukça tepeden bakıyoruz sahneye. Sahnede bir otomat, belli ki bir ofiste geçecek. Konuyla ilgili hiçbir fikrim yok. O kadar yüksekte olmak ve kalabalık açıkçası yeni atlattığım hastalığımla ilgili ay ben fena olur muyum burada diye kısa süreli beni huzursuz ediyor. Sırada başlamıştı bu huzursuzluk açıkçası ama çaktırmadım.

20160609_205705
“Toloache” bir Meksika restoranı

Oyun başlıyor. İlk başta çok bir şey anlamıyorum. 1,5 saat boyunca aralıksız devam ediyor. Sadece 2 kişi bir toplantı odasında karşılıklı diyalogları geçiyor, zaman zaman ateşli bir kavga, zaman zaman ateşli bir öpücük ile. Sert bir konusu var. Stockholm sendromu temasında çocuk yaşta tacize uğramış bir kadın ve akabinde gelişen hikaye. Kelimesi kelimesine anlamasam da. Çok sıkılacağımı düşündüğüm, sadece 2 sanatçının oyunu ile koltuğa çivileyen bir Broadway oyunuydu.

Hafif sersem ve etkilenmiş şekilde esintili Times Meydanı’na çıkınca, bol ışık biraz bizi kendimize getirdi. Sırada yemek faslı var. Kızların daha evvelden gittikleri, bildikleri bir Meksika restoranı.

Neyse yorulduk, dönüşte trende uyuruz:)

 

Yaz tatilinin keyfi arabayla çıkar!

Araç kiralama konusunda başıma gelen komik bir anı ile başlayıp sonra da tatilde, hafta sonu kaçamaklarında, Perşembe’den Pazar’a uzun hafta sonu gezilerinde araç kiralama detayları ile ilgili kısa bilgiler aktarayım.

Araç olmazsa olmaz, özgürlüğün tadı başka türlü çıkmaz.

Anıma geri döneyim, bundan en az 8 sene evvel fuar için İtalya’ya gitmişiz, oraya kadar gitmişken fuarı bitirdikten sonra Floransa ve civarını gezmişiz. Tabi Pisa kulesi, outlet hevesimiz için de araç kiralamamız gerekmiş. Ekonomik küçük bir araba bakarken üstü açık spor bir Peugeot aklımızı çelmiş, kiralama ofisindeki yaşlı amca ve teyze ile yarım yamalak anlaşarak rüzgara salmışız saçlarımızı 2 gün çılgınlar gibi gezmişiz, ara ara kaybolmuşuz. Sonunda da kiralama firmasındaki bağıra bağıra İtalyanca konuşan 80 yaşındaki teyzem ile polislik olmuşuz! Nasıl mı? Şimdi benim ehliyet ve pasaportum üzerine işlem yaptırmıştık. Ancak anlaşmada gözümüzden kaçan kilometre sınırı olmuş ve biz tabi bu sınırı hayli hayli aşmışız. Havamız söndü iki dakikada. Tamamen tecrübesizlik. Yaşlı amcam ve teyzem İtalyanca bağırıyor, biz Türkçe, neyse yakışıklı polisin gelmesi ile ekstra 150 Euro vererek anlaşmaya varabildik. Bir daha tüm araç kiralama işlemlerinde ilk sorum – kilometre sınırsız değil mi? oluyor…

20151018_132324

 

Şimdi herkes gittiği yerlerde daha özgür olmak, yerel ulaşım ile uğraşmamak, daha fazla yer keşfetmek için her yerde araba konforunu arıyor. Bir de yaz tatilini yaşadığımız şu günlerde Ege ve Akdeniz kıyılarımızın zenginliğini, coğrafi özelliklerini düşününce, koy koy gezmek, bakir restoranları keşfetmek için araba kiralama şart.

Tatil evvelinde kişi sayısına göre araç modeli, yakıt tarzı, güne göre fiyatları hepsi internetten araştırılabiliyor. Uçaktan iner inmez, konforlu ve oldukça yeni, bakımlı araçlara bavulları atıp, tatile hemen başlamak herkesin isteği, ihtiyacı. Zaman kaybına mahal vermeden de tatil başlamadan aracı organize etmek şart. Kampanya, indirim ve fırsatları da kaçırmadan tatlı tatlı tatil yapmak idealimiz.

İster aile ister genç çift herkes ihtiyacına ve isteğine göre bütçe dahilinde istediği aracı güvenilir ve ekonomik hizmet veren Vivi Rent A Car’dan günlük, haftalık ya da aylık araç kiralamak mümkün.

kolayarac

Vivi.com.tr üzerinden yapılan işlem sonrasında rezervasyon onay belgesi ile e-mail çıktısı yanınızda olsun, böylelikle kolayca oto kiralama işlemini tamamlanmış olacak. Uçaktan inince de hoop tatil!

Benim kişisel tercihim her zaman ekonomik bir araç olması. Hoş her seferinde lüks araç bakacağım, havamı atacağım derken dizel ekonomik bir aracı kiralayıp yoluma çıkıyorum.

Araç kiralamak için gerekli belgeler

  1. Sürücü belgesi (2. Şoför tercih ediliyorsa onun da ehliyeti gerekiyor)
  2. Kimlik belgesi
  3. Kredi kartı

Araç kira ücreti neleri kapsıyor?

  1. Kasko (hırsızlık dahil)
  2. Trafik sigortası
  3. Yol yardımı
  4. Limitsiz kilometre

Araç kiralarken dikkat edilmesi gereken önemli konular:

  1. Güvenilir firma üzerinden aracı kiralamak
  2. Kiralama koşullarını bilmek
  3. İhtiyacınıza uygun aracı belirlemek
  4. Fiyat karşılaştırması
  5. Fırsat ve kampanyaları göz önünde bulundurmak
  6. Gideceğiniz bölgeye, yapacağınız yola uygun aracı seçmek
  7. Yolcu sayısı, çocuk için koltuk, yakıt tipi göz ardı etmeyin
  8. Aracı teslim alırken ve teslim ederken gerekli kontrolleri yapın. Herhangi bir çizik, eksik var ise muhakkak sözleşmede yer almasını sağlayın.
  9. İptal şartlarını iyi öğrenin
  10. Herhangi bir aksilik anında ulaşabileceğiniz şirket yetkilisinin iletişim bilgilerini muhakkak kolayda tutun.
  11. Aracı mümkün olduğunca aldığınız gibi teslim etmeye gayret edin.
  12. Aracı teslim aldığınızda sigortası, ruhsatı, sözleşme kopyasını yanınızda bulundurun.

gorsel (1)

Kişisel tavsiyelerim ise alkollü araç kullanmayın, tüm trafik kurallarına uyun. Genelde artık depo dolu alınıp dolu teslim ediliyor. Buna da dikkat edin.

Geriye tatilin keyfini yaşamak kalıyor. Arabayla yapılan geziler, memleketimizin bakir koylarını, yaylalarını, dağlarını, eşsiz şehirlerini keşfetmek daha da keyifli.

İyi tatiller!

velhas no cio indianpornvideos.mobi fotos de novinhas dando
fotos de rola e buceta 2beeg.mobi gostosa sendo estuprada
sexo com a tia brasileira dirtyindianporn.info pauzão gostoso
vídeo da grazi massafera pornolaba.mobi travekos
contos eroticos ao vivo tubepatrol.sex xxx vídeos
fudendo a gordinha gostosa chuporn.net sexoline
furracao porno arabysexy.mobi gozadas na siririca
pica gigantesca freejavporn.mobi ponor grátis
peitinho de novinha hotmoza.tv gostosas fumando
porno brutal estupro ufym.info porno comendo cu