En son ne yazdım?

Bavyera, Almanya

Avrupa’da sevdiğim şehirlerden biri Münih. Diğer Alman şehirlere göre daha sıcak, daha samimi geliyor bana hep.

Bu sefer şehir merkezinde değil azıcık daha güneye inerek Alp’lerin eteğindeki modern Alman köy yaşamı nasıl göreceğim. Program benim dışımda gelişiyor. Daha doğrusu her detayı düşünülmüş bir arkadaş toplantısına ben de yaşım tutmadığı halde eşlik ediyorum. Çoğu sevdiğim, tanıdığım, 3 yıl önce Bodrum’da birlikte tatil yaptığım kişiler. Bu sefer deplasmanda ben onların yaşamına şahit olacağım.

Bangkok, Tayland

Siem Reap‘ten 1 saat süren uçak yolculuğu sonunda Bangkok Suvarnabhumi Havalima’nına iniyoruz. Burayı seviyorum. Hem pırıl pırıl hem de mağazaları da bol, sadece enteresan koridorlardan oluşuyor, arada kaybolmadan kapıyı çıkışı bulma telaşı sarmıyor değil insanı. Nitekim İstanbul’a dönerken Star Alliance Lounge’u bulacağım diye güvenlikten geri çıkıp tekrar o sıraya girmişliğim bile var.

Kamboçya- Phnom Penh

Evi deterjan koktuğunda mutlu olan, düzen rahatsızı benim gibi bir insan için, bambaşka bir hayat deneyimi ve terapi belki de bu seyahat.

Tedaviye geldim işte taa Kamboçya’ya. Her sokağında ayrı bir kötü koku, temizlik namına bir şeyin görülmediği, restoranların hallerinin bizim alıştığımızın çok çok altında olması, az gelişmişlik, trafik kuralı denen bir şeyin olmaması daha bin tane şey. Daha fazla yazıp nasıl yaaa dedirtmeyeyim en iyisi.

Göcek sularında

Ege benim aşkım, Ege benim sevgilim.

İstanbul kışı yaşarken ay orası sıcaktır, denize bile girilir umuduyla güneye bakıyoruz. Hava durumu 20’lerde diyor, e iyi ya, ne güzel tam bahar. Yıllar önce hatta Mart ayında gittiğimde bile tişörtle gezmiştim, ben şimdi hayli hayli girerim, güneşlenirim, soğuk, gri ve İstanbul’a hafif bronz dönerim diyorum. Havalar binbeşyüz.

Sezon daha coşmadı ama yine de ucuz uçak bileti arama yollarına girerek, en uygun saat ve fiyata bilet de alındıktan sonra mini bir bavul ile yollardayım yine.

Nereye mi? Tabii ki Dalaman‘a kuş misali süzülüyorum. İnternetten kiraladığım araca kavuşarak sabah erken yağan yağmurun iyice yeşerttiği doğada Göcek’e 20 dakikada varıyorum. Göcek tüneli’nden geçsem mi geçmesem mi derken kendimi eski yolda, kıvrıla kıvrıla çıkarken ve sonra da inerken buluyorum. Hava tertemiz, ancak o hayal ettiğim sıcak pek yok gibi.

Geçecek 5 günde de beni pek tatmin etmeyecek aslında, şimdiden yazayım. O bronz ten hayalleri yerine, şiş bademcik, hafif bir öksürük ve 3 hafta süren bir burun akıntısı bırakacak.

Olsun varsın, Güney Ege’de olmak her zaman güzel. Sezonun açılmamış olması sebebi ile aslında pek çok yer de ya kapalı ya da abla hafta başı açılıyoruz nidasında. Gülüm sizin açıldığınız gün de benim toplantım var biliyon mu? Diyemiyorum, bol kazanç, aman iyi geçsin sezon, aman turizm yerlerde sürünmesin, aman küçük esnaf, tekneciler, miçolar, garsonlar, köylü kadınlarımız derken az kalsın ağlayacağım.

Neyse bayramlar var önümüzde iki tane, yerli turist doldurur hepsini bolca.

Kelebekler Vadisi, Faralya

İlk gün! Hava kırıklı. Bilsem de keşfedecek, yeniden ay Nisan ayında nasılmış diye bakılacak yer çok! Haydi Fethiye’ye o zaman, şehrin içine girmeden direkt Ölüdeniz’e. Yükseldikçe denize ve güneşin kocaman yansımasında kendimi Le Grand Bleu filminden bir sahnede gibi hissediyorum. Manzaralı bir yer gerek bize! Güneş yakmasa da ısıtacak, soğuk bira, patates ve hatta belki manzaralı pansiyonun sahibinin karısı bize patlıcan, biber kızartacak domates sosuyla. Hayaller Faralya, gerçekler Faralya. 

Ölüdeniz, Fethiye

Faralya köyü’ndeki Keyif Motel’in kafesindeki molamız böyle geçiyor. Tam aşağıda Kelebekler vadisi, üç beş keçi, horoz, tavuk ne varsa hepsi aşağıki bahçede.

Nasıl güzel bu memleket Allahım dedirtiyor insana. Bu köyün güzelliği, bu insanların güzelliği. Ege işte bambaşka.

Keyif benim köy Mehmet Ağa’nın…

Akşam üzerine doğru ise Fethiye’de yaşayan çocukluk arkadaşım Çağatay’ın önerisi ile Fethiye Kral mezarlarından şehre bakan bir tepede yer alan King’s Garden restorana gidiyoruz, balık pazarından sipariş ettiğimiz balıklar, mezeler, rakı… Hepsi on numara! Ah bir de hava ısırmasa. Ne şahane olacak! Yarına bakıp yine aynı derecelerde, yine aynı bulutlarda ve yine rüzgar deyince denizi unutacaksın İrem diyorum kendi kendime. Gerçi inadımı da biliyorum. Az kişiyle yarışır.

King’s Garden – Fethiye

Ertesi günün planı belli, aslında günlerin planı önceden yapılmıştı ancak bu sezonun geç açılması ile her şey değişti. Biraz yeme, içme, gezme hedefli bir hal aldı.

İstikamet Akyaka, Akyaka’da Azman çayı. Ancak özel bir öneri yol üzerinde Köyceğiz’i geçtikten sonra Çerkezoğlu Halil’in Yeri’nde bir portakal, nar suyu iç diyor Onur.

Zaten büyük Türk bayrağından da bulursun rahatlıkla diye ekliyor. Nitekim Halil amcanın yerini kolay buluyorum. Kendisi bir efsane, bu çatı altında müdür benim diyor, biz bir şey sipariş etmeden önce masaya taze portakalları dilimliyor, sonra da Nar portakal suyu karıştırıp ikram ediyor. Edirneliyim dediğimde de ooooo sen batılı, hem de çok batılı diyor. Diğer konuştuklarımızı yazmayacağım, hem siyası içerikli hem de akıllara zarar, hakikaten efsane bir kişilik, yolu düşen herkes muhakkak uğramalı. Öyle bir aurası var ki insanı çekiyor, daha uzun vakit geçirip onu konuşturmak istiyorsunuz.

Vitamin desteğimizi aldıktan sonra Akyaka’ya ulaşıyoruz, Azmak kenarında bir restoranda oturup aman az yiyelim, akşam üzeri zira Bozburun’a gideceğiz, orada mezelere, denizden çıkan her şeye gömüleceğiz dedikten sonra bir tur da tekne ile kişi başı 10 TL ödeyerek, yarım saatlik Azmak çayının nefis berraklığında renk sarhoşu oluyoruz. Yok böyle bir yer! Yok!

Yollar öyle güzel ki, her ne kadar dönüşü düşünsem de olsun diyorum yol güzel, gitmeye devam et sen.

Azmak Çayı, Akyaka

Önce Bozburun’a köy kahvesinde dinlenen balıkçılara selam çakıp oradan Söğüt’e meşhur ahtapotçuya gidiyoruz. O muydu, bu muydu derken meşhurun yerine artık Denizkızı’nın oturduğunu öğrenip biz de uygun masaya koğuşlanıyoruz. Gün batacak az sonra. Kızıllık, soğuğun hafif griliği, Ege’nin tonu ile birleşince aslına bakılırsa oldukça romantik renkler çıkarıyor ortaya. Masa da donanıyor o esnada. İskelede gün batımı fotoğrafı çeker miyiz tatlı kıs diyorum kendime, selfilere doymuyorum, onu mu koysam bunu mu koysam?

Sadede geleyim ben en iyisi. Denizkızı’nda meze, salata hepsi ortalamanın çok üzerinde. Asıl söylenmesi gereken ise ahtapotu, karidesi… Fotoğraflar yeterli olur bence…

Bu sabah hava daha mı iyi ne? Girersin be İrem denize! Ha? Kim tutar seni. Dedim ve Ada Marine Yacthing’den kiraladığımız tekneden Göcek koylarında denize girdim. Yaptım bunu, buz gibi suya girdim çıktım, çıktım çünkü alışamadım suya, ısınamadım. Heves kursakta kalmadı, bademcik boğazda şişti sadece. Olsun varsın.

1974’te B. Rahmi’nin yaptığı bu eser sebebi ile koy ismi Bedri Rahmi Koyu olmuş.

Göcek koylarını sırasıyla gezdik durduk. Arada çok üşüdük, arada ah ısınıyoruz galiba dedik. Şahane bir ekip ve hizmet ile olsun bu bile çok güzel dedik durduk. Göbün, Sarsala, Yassıada, Bedri Rahmi Koyu’ndaki Zeytin restoran ile finali yapıyoruz. Gün batıyor ancak bulutlardan biz sıcak renkleri göremiyoruz. Bol esinti ile akşam Göcek’e geri dönüyoruz.

Dünyaca ünlü Kaputaş plajı

Bitmediiii! Sırada Patara, Kalkan, Kaş ve Kaleköy var. Denize girme seansımız olmayacağı için hepsi 1 güne sığacak. Patara ve açıkçası Kalkan’da bana göre bir şey yok. Ama Kaş başlı başına efsane! Ve benim gibi bir tip de ilk kez gidiyor Kaş’a. Fotoğraflarda gördüğüm çarşı, gerçeği ile aynı. Hiçbir değişim yok. Kaş da öyle. Kaputaş Plajı henüz açılmamış olması ile bakir bir deniz gibi duruyor aşağıda.

Kekova Körfezi – Uçağız

 

Kekova Kaleköy ise babamı hatırlatıyor bana. Yıllar önce ailecek yaptığımız bir gezide uğramıştık, o zaman girmişti zihnime Kaleköy, özledim durdum sonra.

Bulutlu bir günde uzun, beyaz kumuyla Patara

Nisan ortasında Güney Ege böyle geçiyor, sakin, temiz, bol doymalı, beyaz tenle… Yine gelecek ben diyerek ayrılıyorum bu doğasını, havasını sevdiğim bölgeden.

Kendi kendime yazıyormuşum gibi geliyor ya, o nedenle Sevgili İrem başka bir seyahat için şimdi yine uygun uçak bileti bak ve uç bir yerlere!

 

İki ülke arasındaki İşkodra Gölü / Skadar Lake

Ne bilirim ben Skadar Lake‘in ne olduğunu? Onu bırak nereye gittiğimizi bile bilmiyorum. Sadece sürüyorum arabayı. Navigasyon diyor az kilometre ama zor yol, gidersin bol bol.

Aşağısı Arnavutluk, yukarısı Karadağ. Biz de Karadağ sınırları içinde devam ediyoruz.

Budva’dan çıkıp dağ yolunda kıvrıla kıvrıla tırmanışa geçiyoruz. Öyle ki pek çok yerde de yol çalışması var ve sırayla geçiş hakkı veriyorlar. Sağ taraf uçurum ve inanılmaz bir manzara, aynı karede hem Sveti Stefan hem Budva. Az ileride İtalya görünecek neredeyse. Çıktıkça çıkıyoruz, yolun zorluğu ve keyfi bitmiyor. Tırsıyor muyum? Yoo, gayet rahatım. Asıl sorun şu, aslında sorun da değil de, nasıl bir yere gittiğimiz konusunda çok fikir sahibi değiliz ve 2 gece orada kalacağız, ben en azından. Kızlar devam edecek belki konaklamaya. Ayn’ın tek söylediği nehir kenarı, rafting bile yaparız. Hiç hevesim yok öyle şeylere, bana ver arabayı süreyim sonsuza.

Yol biraz daha düzene giriyor ve denizi arkamızda bırakıp inişe doğru geçiyoruz. Aştık demek ki koca dağı. Arada az haneli köyler görüyoruz, yem yeşil memleketin içine serpilmiş. İtalyan havasından uzaklaşıp Balkan’a daha bir yaklaşıyoruz his olarak. 

Az yolumuz kaldı, hissediyorum ancak ana yoldan sapmış olmak, tamamen ağaçlar arasında tek araçlık daracık yolda ilerlemek, ay biri videoya alsın n’ooolurlar… Ancak birinin midesi bulanıyor, diğeri de uyukluyor. Köy olarak merkez denilebilecek küçük yerin ismi Rijeka Crnojevica.

Bir enteresan manzaralar arasından geçip 4-5 haneli köy desem değil mahalle bile denmez. Otelciğimizin tabelası da tam orada. Birilerinin evinin bahçesinden geçerek ulaşıyoruz Room Dujeva Drago’ya. Allahım o ne manzara!

Odalar şık vs değil, bildiğin temiz köy evi ve minimumda ihtiyaçları karşılayacak şekilde, banyo odadan bağımsız. İngilizce bilmeyen ev sahibi karı koca bizi kendi dillerinde bolca konuşarak karşılıyorlar. Akşam yemeği için ne istersiniz diye sorduklarını ellerindeki kağıttan anlıyoruz. Hem şarap, likör ve bal üretimi yapıp hem de evlerindeki 3 odayı kiraya vererek geçiniyorlar. Vallahi mis gibi iş. Üniversiteye giden bir kızları var yanlarında o çat pat ingilizcesi ile bize yardımcı oluyor sonrasında.

Akşam yemeğimizi bu deli manzaraya karşı, günü batırarak ve tabii ki üşüyerek tamamlıyoruz. 8 gibi de cup yatak! Oksijen çarptı oksijen, yoksa bu saatte yatakta ne işimiz var?

Ertesi sabah yumurtalı böyle köy kahvaltısı beklerken 2 parça kocaman börek beni yağ kokusuna dayanamayan midem sebebi ile aç bırakıyor. Neyse manzara doyurur elbet. Sonra da kurtlu bünye olarak sabit duracak değiliz. Aşağıdaki köyümsü yere ineriz, hayal meyal geçerken birkaç kafe ve market olduğunu görmüştük.

Rijeka Crnojevica

Aynen hatırladıklarımız doğrultusunda benim kahvaltım aşağıdaki kafelerden birinde nehre karşı oluyor. Sonra 1 saatlik 25 Euro olan tekne gezisini pazarlıkla 20’ye düşürüp meşhur Skadar Lake‘e doğru yol alıyoruz. Koca nehirde milyonlarca nilüfer, balıkçıl kuşlar ve birkaç da balıkçı! Fotoğraf, video ne varsa çek kızım çek acıma makinaya! Küçük teknemiz hızlı, hızından ötürü üşütüyor da. Yeşil çok ilginç bir renk, doyulmuyor bakmaya. Mavi varsa bir tek gökyüzü, geri kalan her şey yeşilin tonlarında. Bir de benim pembe tişörtüm.

Tekne gezimiz sonrasında hadi atlayıp arabaya bir de böyle gezelim bölgeyi, hatta güzel bir restoran bulursak oturur bir şeyler yeriz değil mi?

Öyle bakir bir yerdeyiz ki konaklama için bir elin parmağı kadar yer var, gelen turist de bizim gibi bilmeden değil, hedef odaklı ulaşmış buraya. Birka. motorcu görüyoruz Polonya, Almanya plakalı. Macera ruhu böyle yerler için ideal.

Hedefte bir köy ismi var, Dosici’ydi sanırım, gidiyoruz uzunca ancak vardığımızda hayaletler ve bizden başka kimseye denk gelmiyoruz, nehir kenarındaki bir restoran da açık değil. Gerisin geriye dönüşe geçiyoruz, o arada başka bir köy tabelası görüp sapıyoruz, yoksa aç kalacağız artık! Yine kapalı her yer. Son anda Ayn biri ile konuşuyor, open open diye. Kadın sanırım bize acıyarak kapalı olan restoranımsı yeri açıyor. Balık ve patates kızartması ile bira içer miyiz? İçeriz elbet.

Sonunda! Yemek sonrası gitmekten daha kısa gelen dönme yoluna geçiyoruz. Akşam üzeri mahallemizden önce aşağıdaki köyde kahvemizi içelim de azıcık insan görelim diyoruz. Karınlar tok, kafalar güzel, kahve azıcık duruluk versin ruhumuza.

Yukarının manzarası da özleniyor ki, benim son gecem, kızlar 2 gece daha kalacaklar. Gece zifiri karanlıkta baykuş olduğunu düşündüğüm kuşların sesi ile uyuyoruz. Sabah 7’de kalkıp 45 dk yol alıp, Podgorica havaalanına gitmem, aracı teslim etmem ve 15 kişinin bineceği THY uçağı ile İstanbul’a geri dönmem gerekiyor. Buruk muyum aslında hayır ama özleyeceğim kesin bu güzel ülkeyi. Doymadığım da…

 

Kırgızistan’ı keşfediyoruz!

“Göğe uzanan dağlar ülkesi Kırgızistan”

İrem hep batıya gittin, batıyı anlattın nereden çıktı bu Orta Asya ülkesi dediğinizi duyar gibiyim.

Bir davet aldım, gittim ve Kırgızistan ile ilgili hiç bilmediğim şeyler öğrendim. Okul yıllarından bildiklerimiz Orta Asya’da bir ülke olmanın çok da fazlasını barındıran bu mistik ülkeye gitme hissiyatı ile de evime geri döndüm.

Burana Minaresi

Türk vatandaşlarının pasaportlarını alarak direkt uçuşla başkent Bişkek‘e 5- 5,5 saatte ulaşabilecekleri, vize istemeyen, gidildiğinde biraz da olsa Türkçe anlaşılabilen akraba bir toplumun yaşadığı, gelenek ve görenekleri, lezzetleri ile yabancılık çekilmeyecek, doğası ile büyülenilecek bir ülke Kırgızistan.

Davete katılmadan önce bilgilerimi tazelemek üzere haritayı açıyorum. Tam neredeydi Kırgızistan? Türki Cumhuriyetleri dediğimiz ülkelerden; Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan ve ayrıca Çin’e komşu. Orta Asya’nın tam da ortasında, özellikle doğası ile oldukça etkileyici bir ülke.

Kısaca Kırgısiztan’a gitmek için 10 neden ne olur diye sıralamak istesek;

Vizesiz seyahat etme imkanı

60 gün vizesiz olarak seyahat etme imkanı var, ülkeye giriş yapılan 5 gün içinde kayıt yaptırmak gerekiyor, basit bir işlemmiş.

Göğe Uzanan Dağlar ülkesinin doğasını keşfetme şansı

Pamir, Tanrı dağları. %95’i dağlık olan bir ülkenin doğasını ve manzaraları bir düşünün! Arslanbob doğal ceviz ormanları, Edelweiss çiçeği gibi endemik bitkileri görme şansı.

Han Tengri Zirvesi 6995 metre.

 

Uzaydan bakılınca görülebilen Issık Gölü ve etrafında şamanizm deneyimi

Issık Gölü, yazın deniz tatili yaşamak isteyen yakın ülkeler ve bizim gibi ülkelerden giden turistleri misafir ediyor. Ayrıca öğrendiğim kadarı ile bu göl civarında çok farklı etkinlikler de yapılıyormuş. Gök tanrının şahitliğinde hepsini deneyimlemek ister insan.

 

Issık Gölü

Spor! Kayaktan raftinge, Dünya Göçebe Oyunlarını deneyimleme ve izleme imkanı

Ülkenin %95’i dağlık olunca, irili ufaklı göller, buzul gölleri,  ülkeyi baştan sona gezen bir nehir olan Narın. Adrenalin tutkunları için çeşitli su sporlarını yapma imkanı, vadilerde konaklama, trekking ve bence en önemlisi de Dünya Göçebe Oyunları, 2 yılda 1 yapılıyor, en yakın 2018’de. Sadece Türki Cumhuriyetlerinin katıldığını düşünmeyin geçen sene Amerika’dan da bir takım yer almış bu oyunlarda.

İpek Yolu

Çin ve batı arasındaki ekonomik ve kültürel bağlantı olan Büyük İpek Yolu, Kırgızistan üzerinden geçiyor. Bu rota boyunca geçtiği her ülkeden, bilim, kültür, din, fikir de seyahat eder olmuş.

Manas destanı

Kırgızların milli destanı olan Manas Destanı, Mani dinini yaşayan Karahitaylar ve Müslüman Karahanlılar arasındaki mücadeleyi ve süreçte Manas isimli kahramanın başından geçenleri anlatan destandır. 2 milyon mısraya ulaştığı söylenen Manas destanını Kırgızistan’da bir Manasçı’dan dinlemek nasıl olurdu?

Cengiz hanın oğulları!

Sen dağların Bürküt-batır’ı,

sen göllerin Er-Sazan’ı,

geri fırlayan Kan-keldi’m,

kara talih Can-keldi’m,

Iraman’ın Irçı-uul,

yırtıkları yamayan,

bozukları düzelten tatlı dilli Acıbay

Göçebe yaşamı

Fotoğraf : NY Times

Şu ana kadar hiç çadırda kalmamış İrem için müthiş bir deneyim olurdu eminim! Bahsettiğim tabii ki 1 gecelik bir şey değil, bir yaşam tarzı. Artık yarı göçebe bir yaşam süren Kırgız halkı için ise vazgeçilmez.

Kırgız misafirperverliği

Bize sanırım atalarımızdan, taa Orta Asya’dan geçmiş misafirperverlik. Aslı ve fazlası Kırgızistan’da.

 Kırgız mutfağı

Davette tatma şansım oldu. Etli ve sebzeli Pilav, özel günlerde pişirilen Borsok ve Çakçak tatlısı. Avrupa’da bir ülkeye ya da uzak doğuya gidince aman şimdi ne yiyeceğiz bu memlekette derdi Kırgızistan’da yok. Kesin bilgi! Ve kımız! İlk defa tattım, kısrak sütü bozulmasın diye mayalanan ve mayalanınca da hafif alkole dönen, ekşimsi, kefire benzettiğim milli içki. Bayıldım diyemem ama içmemezlik etmem!

10. Antik ve kutsal alanlar, yapılar

Ata Beyit Anıt Mezar Kompleksi, Burana Minaresi, Dungan Camii, Özgen Mimari Kompleksi, dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov müze evi, İmam Serahsi Türbesi, Balballar, Saymaaluu Taş ve daha pek çoğu… 5000’e yakın olduğu söyleniyor!

Fotoğraf: David Trilling

Kırgızistan ile ilgili çok şey öğrendiğim bu etkinlikte benim zihnimde kalan bir başka bilgi de “Kayberen” kelimesi oldu. Yani kayıp eren, ender hayvanlara vurmak, zarar vermek günah sayılıyor Kırgız kültüründe…

Bu yazıyı yazarken Spotify üzerinde Kyrgyzstan araması ile bulduğum müzikleri dinliyorum, Han Tengri zirvesinin üzerinden süzülüyorum, Son Köl gölüne bir girip çıkıyorum, at biniyorum, bir yudum kımız içip, Gök Tanrıya selam ediyorum…

Ufuk açması dileğiyle.

New York’ta yeni yıl!

Hangisi Christmas, hangisi Noel? 24’ü gecesi olan neydi? E bir de new years eve var. Var oğlu var. Benim için o kısmı pek mühim değil, önemli olan Aralık ayı başından, hatta Kasım son haftasından itibaren başlayan ışıltı, renk ve coşku.

unnamed (6)
Dyker Heights (Fotoğraf : Ela Atlığ)

Çocukluğumda izlediğim filmlerden hafızamda kalan bir New York var. Noel Babalar her yerde dolaşıyor, Central Park içindeki buz pateni pisti insan dolu. Yüzlerce aşk yaşanıyor o park civarında. Vitrinler güzel mi güzel.

6
Rockefeller Building

Bu sene görmek kısmetmiş. Aralık başı geldiğim Amerika’da, önce evlerin içlerinden görünen ışıl ışıl çam ağaçları, dışarıda bahçelerindeki süsler, ışıklar, bazı evlerin bahçelerindeki dini süsler. Her sokak birbirinden güzel. Bir eksik karın yağması diyorum. Her şeyi ağır çekimde hayal ediyorum.

1
Times Square

Manhattan dışındaki alanda banliyö bölgesi böyle, her sokak birbirinden güzel. New York içinde ise herkesin koşarak ilk gittiği yer her zamanki gibi Times Meydanı, sonra yürüme mesafesinde olan Rockefeller Binası, önündeki buz pateni ve çam ağacı. Times 42’de, Rockefeller 49 ve 50’inci boklar arasında.

IMG_9600
Saks Fifth Avenue (Fotoğraf : Ela Atlığ)

Oldukça yakınlar birbirlerine, Rockefeller’in biraz ilerisinde ise Saks binası ise özellikle gece özel aydınlatması ile büyülüyor. Gündüz ise şeker paketi kıvamındaki dekorasyonu ile etkileyici. Yukarı, Central Park’a çıkana kadar lüks markaların vitrinleri de yılbaşına özel süslü püslü. Bir de Byrant Park var yazı ayrı güzel, kışı başka. Avrupa’daki yılbaşı pazarı, kocaman bir buz pateni ve kafesi ile başka bir toplanma alanı olmuş.

8
Rockefeller Building

Fakat ne var, hava soğuk! Bir de kalabalık ki anlatamam. Polisler her yerde, kaldırımdaki geliş gidişi, karşıdan karşıya geçişleri düzenliyorlar. E o arada bir de Bay Trump’ın binasının önüne şüpheli bir paket bırakılmıştı. Yüzlerce polis her yerde. Paketten ne mi çıktı? Bir poşet oyuncak! Dalga geçer gibi.

7

Her sokakta yeni yılın gelişini hissetmek mümkün. Aşağı Manhattan da aynı şekilde, Brooklyn civarı da. Özellikle bir de Brooklyn’de Dyker Heights mahallesi her sene binlerce turist çekiyor. Sokakta yaşayan ev sahipleri yeni yıl yaklaşırken, özel şirketlerle anlaşıp en güzel ışıklandırma ve süslemeye sahip olmak için özel çaba sarf ediyor. Sonra gelsin turistler!

unnamed (7)
Dyker Heights (Fotoğraf: Ela Atlığ)

Evet şehir turist kaynıyor, çocukluğumdan hafızamda kalan ile çok bir fark yok açıkçası. Filmlerde aynen aktarılmış, ellerinde çanları ile yeni yıl şarkıları söyleyenler, kestaneciler, yolun ortasından çıkan kocaman dumanlar, sarı taksiler. İşte bu New York!

unnamed (8)
Dyker Heights (Fotoğraf: Ela Atlığ)

İçimi acıtan tek şey, evlere kurulan yılbaşı ağaçları. Hepsi canlı ağaçlar, bizdeki gibi plastik değil ve sadece yılbaşı zamanı için üretiliyor olsalar dahi Ocak ayının ikinci haftasından sonra apartmanların, kapıların önleri bu çıplak ağaç atıkları ile doluyor.

Sonrasında ne yapılıyor bilemiyorum ama insanın içi acımıyor değil…

*Yazıya fotoğrafları ile katkıda bulunan arkadaşım Ela‘ya özel teşekkürlerimle…

Vee fotoğraf platosu Porto!

Lizbon‘da geçen ılıman, leziz ve harika 3 günün ardından, 25 Euro’ya aldığım tren bileti ile biraz kuzeye bu sefer Porto’ya doğru ilerliyoruz. Bağların, tarlaların, köy ve kasabaların arasından sonbahar renkleri eşliğinde değişik bir Avrupa ülkesinde olmanın verdiği yoğun hisle trende yerel biramı yudumluyorum. En sevdiğim şeylerden biri seyahat esnasında oraya özgü bira, şarap ya da varsa farklı bir kahvesi onu içmek. Keyifle hem de… Küçük defterime hislerimi aktarmak da seyahat sonrası bana hediye gibi oluyor.

20161009_122538

Yol 3 saat, gerçekten farklı bir Avrupa ülkesi Portekiz, hoş ben İspanya’nın güneyini görmedim, belki benzerlikler vardır ancak beyaz badanalı binaları, muntazam kiremitleri il sarı tonlarda bir pastel resimde geziyor gibiyiz.

20161011_104743

Porto’ya yaklaştığımızı sola bakınca okyanusun puslu görüntüsünden bir de yerleşimin artmasından anlıyoruz. Duoro nehrini görünce de hah geldik diyoruz. Köprü üzerinden karşıya tren istasyonuna kadar devam ediyoruz. Akabinde taksiye atlayıp otelimize varıyoruz. Otelimizin ismi Villa Vitoria Village, Rua das Flores isimli trafiğe kapalı ünlü bir caddenin üzerinde, bahçeli, oldukça keyifli bir otel. Yerinin bu kadar merkezi olması da önümüzdeki 3 gün içinde bize oldukça fayda sağlayacak.

20161010_102233

Otel resepsiyonu Pazar günü olduğu için her yerin kalabalık olacağını, deniz mahsüllerini bugün yiyebileceğimizi ancak Pazartesi günü yememizi tavsiye etmeyeceklerini belirtiyor. Neden diye sorduğumuzda, Pazar günü balıkçılar denize çıkmadıkları için taze deniz ürünü bulamazsınız diyorlar. Taze olmamasından kastı da Cumartesi tutulmuş olanlar. Neyse biz uyuyoruz bu tavsiyeye, o gün deniz mahsülü yiyip, Pazartesi gününü benim bulduğum başka bir keşfe bırakıyoruz.

img_20161010_094344
Hotel Vitoria Village

Otelden çıkıp nehir kıyısına Ribeira bölgesine iniyoruz. Hava nefis, turist öyle böyle değil gani gani. Yerli halk da günün tadını çıkarıyor. Bol yokuşlu her ara sokağı başka güzel olan bu şehir herhalde ömrümde ne fazla çektiğim yer oluyor. Yemek yedikten sonra Ponte Luis köprüsüne doğru yürüyoruz, amacımız karşıya Gaia tarafına geçip, meşhur şaraphaneleri gezmek. Köprü hem yayaya hem de araçlara açık olduğunda oldukça yoğun. Köprünün üst bölümünden de hafif metro geçiyor ve yine yayalar da. Ertesi gün onu da deniyor olacağız.

DCIM100GOPRO
Ponte Luis Köprüsü

Gaia bölgesi, sokak sanatçıları, satıcılar, kestanecilerle dolu. Şarap evleri de tıklım tıklım. Kimi tadım yapıyor, kimi üreticilere ait müzeleri geziyor. Bunu hafta içine bırakalım ki kalabalıktan arınmış olsun düşüncesi ile akşam üzeri serinliğine kadar da nehir kıyısındaki gezintimiz devam ediyor.

20161011_194302

Akşam toplam şehirde yaptığımız 15 km’lik yürüyüş sonrasında güzel odamıza dinlenmeye çekiliyoruz. İlk gün gördüklerimiz; Mercado Ferriera Borges, Ribiera civarı, Gaia Bölgesi, Ponte Luis köprüsü, şehrin kuzeyinde kalan tarihi binalar ve Praça da Liberdade meydanı. Bol bol da ara sokak!

20161010_103540

İkinci gün hedefimiz biraz daha yokuşlarda yorulmak! Torre dos Clerigos ve civarındaki tüm yapıları görüyoruz. Meşhur Livraria Lello kitapçısına maalesef giremiyoruz, zira çok kalabalık. Şehir zaten turist ile dolup taşıyor. Bütün sokaklar öyle güzel ki anlatamam. Çok mutluyum geldiğim için, yokuşlara kızmıyorum hiç, tıpış tıpış çıkıyorum sonunda muhakkak bir ödülü oluyor, ya güzel bir manzara, ya güzel bir bina, ya da güzel bir şarap, yemek…

20161011_132022

Mesela Pasteis Bacalhau’dan alacağınız bizim içli köfte benzeri peynir, patates karışımı kızartma ve yanında verdikleri tatlı sert beyaz şarap bir süre sizi idare eder, o yokuşu bir sonraki gün yine çıkarsınız. Hoş ben şaraptan memnun kalmadıysam da yine gidip yemek için bahaneler aradım.

20161010_120819
Cafe Majestic

Tapabento da akşam yemeği için küçük ancak nefis tapasları ile ünlü bir restoran. Fiyatlar İstanbul’da herhangi ortalam bir restoran ile aynı. Lezzet eşsiz.

20161009_163131

Biz yürüdükçe yürüyoruz, Cafe Majestic’e gelip şampanya ve yumurtalı ekmekten yaptıkları tatlıyı denemeden olmaz diyoruz. Budapeşte’deki New York kafe gibi eski dekorasyonu, piyanosu ve hızlı servisi ile kapıda kuyruğu görünce hah burası diyeceğiniz bir yer. Ayrıca tüm turistler de burada.

Günlük gezimi anlatırken birden sırf yeme içmeye geçtim. Karnım da tok oysa.

20161010_145521
A Sanderia Do Porto

Bir de benim özel keşfettiğim bir sandviççi var ki kıtır ekmekleri, bardakta getirdikleri fesleğenli mozarella-domates salatası iştah açıcı. İsmi “A Sanderia Do Porto”, Rua Flores’in ara sokaklarında. Öğlen açılıyor, bazen öğleden sonra kapalı olabiliyor, tabelası yok, varsa da çok minik, dükkanın kendisi zaten çok küçük. Yine kapıda 3-5 kişinin beklediğini görünce herhalde burası dedik ve biz de beklemeye başladık. 10-15 dakika sonra sıra bize geldi, herhalde hayatımda yediğim en iyi sandviçlerden biriydi. Giden beni düşünsün ne olur. Mutlu olacağım yeniden.

20161010_161050

Yürümelerimiz bitmiyor şehirde taşıma aracı olarak bindiğimiz bir tekne var ki o da nehir turuydu, 12,5 Euro tüm turlar, iki köprü arası gidip geliyorlar. Diğeri de Ponte Luis’in en üst bölümünde yürüdükten sonra 5  Euro verip, Gaia bölgesine teleferikle indiğimiz araç oluyor. Fotoğraf çekmek, anıları hafızaya yerleştirmek için her ikisi de parasını hak ediyor, iyi ki yapmışız dedirtiyor.

Şehir efsane güzel, büyülü gibi. Lizbon’dan çok farklı. Hangisinde yaşamak istersin diye bana sorulsa kesinlikle Lizbon derim ama arada Porto’ya kaçar mola veririm.

20161011_103124

Şehirde bir başka efsane yapı da Sé Katedrali. Otel odamıza her sabah müzik sesi geliyordu, ben sanıyordum ki hemen bizim sokaktan geliyor. Katedral bahçesine gidince anladım, oradaki sokak müzisyeninin melodileri taa aşağıya, hatta şehre yayılıyormuş. Kilise gezmelerim aslında Vatikan ile zirve yapmış, bundan sonra ee hepsi aynı zaten diyordum. Sé katedrali de aslında özel değil ancak bahçesi, şehre yukarıdan bakıyor olması ile farklı bir havası var.

20161010_102905

Bir de şehirde o kadar çok hostel var ki anlatamam. Sanırım genç turistlerin de uğrak noktası Porto. Lizbon da öyleydi gerçi.

Kaçırılmaması gereken bizim de atlamadığımız bir başka yapı da tren gar binası oluyor. İçi muazzam çinilerle dolu bu koca yapı gece ayrı, gündüz ayrı güzel.

20161011_103908

Üçüncü ve son günümüzde geriye ne kaldıysa yine tabana kuvvet dolaşıyoruz biz. Öğle yemeğimizi Cantina 32′de yeniden yorumlanmış Portekiz mutfağı olarak yiyoruz. Oldukça modern bir restoran, deniz mahsülleri diğer seçtiğimiz yerler gibi yine başarılı. Kendimi iki dakika tebrik ediyorum, yine ne güzel doyduk diye.

20161011_144822
Cantina 32’de kabaklı ahtapot!

Foursquare bu keşiflerde inanılmaz yardımcı oluyor. Hem yakında ne var, hem yorumlar ve daha evvelden gidenlerin paylaştıkları fotoğraflarla doğru kararı vermek kolaylaşıyor.

Porto’da nedense pek harita kullanmadım, şehir eski ve pek çok ara sokaktan oluşsa da birinci gün hemen alışıp öğreniyor insan.

20161010_151945

Uygun bilet bulduğumda yine gidilecekler listesinde şu an Portekiz Lizbon ve Porto şehirleri ile bir numarada yer alıyor.Belki daha görülecek daha çok küçük şehri var, hatta belki birkaç ada bile olabilir, okyanusta… Neden olmasın ki?

 

Lizbon canımsın!

Her seyahatim sırasında o memlekette iken düşünüyorum “Burada yaşanır mı?, Burada kendimi yerli gibi hissedebilir miyim diye?”. Evet canım Lizbon, seninle olurum! Sana kendimi teslim ederim, seni sever, sarmalarım.

unadjustednonraw_thumb_13ce

Ne yalan söyleyeyim, uzun zamandır, hatta uzun yıllardır hayalini kurduğum seyahat rotası Portekiz.

Tamı tamına 1 hafta, yarısı Lizbon’da geçecek, yarısı ise Porto’da. Lizbon’a uçuyor bizim demir kanatlımız. Yol uzun, 5 saate yakın sürecek; 1 film, biraz oyun derken bitiveriyor bile.

unadjustednonraw_thumb_13ca

Lizbon havalimanına inince taksi kuyruğuna giriyoruz. Şehir merkezine 9-10 Euro’ya gidiyor taksiler, bavullarla oradan oraya savrulmaktansa atlıyoruz tabi taksiye. Otelimiz merkezde sayılır, tam göbeğinde olmasa da yürüyerek yarım saatte sahilde olabiliyoruz. Hem oldukça nezih bir semtte, Nişantaşı gibi diyebilirim. Otel dediğime de bakmayın burası bir guesthouse. Racquel, sahibi bizi kapıda karşılıyor. Magnolia GuestHouse sadece 4 odadan oluşan, konforlu, sessiz ve modern döşenmiş, tam bir ev sıcaklığında.

unadjustednonraw_thumb_141f

Eşyaları atıp birer kahve içtikten sonra arka sokaktan hemen Bairro Alto bölgesine geçiyoruz. Portekizliler bunu Bayro Alto olarak okuyorlar. Daracık sokaklar, kafeler, barlar, restoranlar, hosteller, gençler, kapı önlerinde oturan yaşlılar… Ablam arada sıkılıyor ben bolca fotoğraf çektikçe. Yürüme hızımızı düşürüyorum sanırım. Akşam saatlerine kadar o sokak senin bu cadde benim yürüyoruz.

unadjustednonraw_thumb_13d9
Time Out Market

Sahile Time Out markete kadar iniyoruz, 7 tepeli olduğu söylenen şehrin bazı sokaklarında sürpriz şekilde sarı tramvay karşımıza çıkıyor. Bazı tramvaylar yokuş çıkıyor ring olarak. Bazısı ise neredeyse tüm şehri dolaşıyor. 3.90 Euro’ya iki yön bilet alıp istediğimiz tramvaya binebiliyoruz. Her turistin yaptığı aktivitelerden biri 28 numaralı tramvay ile şehri gezmek. Ancak biz onu yapmıyoruz, hem kuyruk var hem de tabana kuvvet, kaç adım atmışım, kaç kilometre yürümüşüz, günlük hedefimizi yakaladık mı akşam raporumuza ekleniyor. Bu daha keyifli bizim için. Hem bir de muhteşem Portekiz usülü deniz mahsüllerini yiyip, kalorileri alında, yürümek, hatta bolca koşmak gerekiyor.

unadjustednonraw_thumb_13ef

İlk günümüz tamamen şehrin dokusuna, kokusuna alışmak ve hoşlanacağımız rotayı belirlemek ile geçiyor. Son yıllarda her seyahatim böyle yapmadan dönmeyin listelerinden çok ben nerede keyif alırımları, kendimce keşfetmekle geçiyor. Yanımda kim varsa ya da yalnız isem de bana ayak uyduruyor. Gezdiğimiz bölgeler ise sırasıyla, Rato, Bairro Alto, Riberia, Chiado, Baxia, Rossio, otele dönüşte de Restauradores meydanında Pombal’a kadar yürüyoruz. Tabi aralarda pek çok sokağa da giriş çıkış yapıyoruz. Bir arkadaşımın tavsiyesi kulağımda, tabelayı rastlantı sonucu görünce de ablama gel oturuyoruz buraya diyorum.

unadjustednonraw_thumb_1333

Al sana akşam yemeği için yer ve şıp diye önüme çıkması da ayrı sevindiriyor beni. İsmi Pinoquio. Yeşil büyük şemsiyeleri ile dikkat çekiyor, Restauradores meydanında hemen köşede. Masalara bakıyoruz insanlar neler yiyor özellikle diye. Deli gibi aç değiliz ama yeriz bence yine güzel bir deniz mahsülü. Karides istiyoruz, masaya hemen bir zeytin tabağı geliyor ki enfes. 1 şişe beyaz şarabımız. Oh oh keyiften o an ölsem pişman olmam. Yetti bana bu yaşam diyebilirim. Gerçekten deniz ürünleri nefis. Diğer günlerde de oradan geçerken acaba otursak mı diye düşündük çok kez tok olduğumuz halde.

unadjustednonraw_thumb_129d

İlk günü 20 bin adıma yakın bir rekorla tamamlayıp, tatlo otelimize dönüyoruz. Akşam saatlerinde Ekim ayının serinliği biraz ısırıyor. Olsun, gün içinde ışıldayan ve önümüzdeki günlerde de hava raporuna göre ışıldayacak olan güneşe minnettarız.

unadjustednonraw_thumb_12aa
Belem Kalesi

İkinci gün Europcar’dan minik bir araba kiralayıp Lisbon şehrine yakın ve en popüler kasabalardan biri olan Sintra’ya doğru yola çıkıyoruz. Öncesinde Tajo nehri üzerindeki 25 Nisan köprüsü, bu köprü sebebi ile herkes Lisbon’u İstanbul’a benzetiyor ama nedense ben pek o havayı alamadım. Biraz ileride de Portekizli kaşif Vasco de Gama için yapılmış olan Belem kalesini görüyoruz. Kahve molası eşliğinde. Belem kasabası da tatlısı ile ünlü, ancak biz yeterli vakit geçirdikten sonra Sintra’ya doğru devam ediyoruz. Zaten Lisbon’da her yerde satılıyor Pastel de Nata. Tatlıya düşkün olmayan ben yine de tadacağım elbette. Milföyün ortasına iyice kremalaştırılmış sütlaç konmuş ve üzerinde şeker eritilmiş gibi. E güzel, 1 tane bana yetti. Tatlı severler 3-5 götürebilir.

unadjustednonraw_thumb_12cb
Sintra

Sintra’ya otoban üzerinden gidiyoruz, Here maps’in navigasyonu hayat kurtarıyor her zamanki gibi. Sintra merkeze vardığımızda ise evet anlıyoruz ki gerçekten aşırı turistik bir kasabadayız. Restoranlar, hediyelik eşya satan mağazalar, tur otobüsleri, dar sokaklarda trafik, arabayı nereye koyacağız derdi derken minik bir park alanı buluyorum. Yürüyerek biraz gezebilir, bir yerlerde bir şeyler yiyebiliriz. Fakat herhalde havanın güzelliği sebebi ile öyle kalabalık ki! Dolaşıyoruz, biraz alışveriş sonra masallardaki kaleleri andıran Pena’ya çıkacak halimiz kalmıyor. Bir saatten fazla geçirdikten sonra Avrupa’nın en batı ucu olan Cabo de Roca’ya doğru ayarlıyorum navigasyonu. Fakat o da ne? Pek çok yerde yol çalışması var ve benim kafam karışıyor. Biraz önce öpüp kokladığım aplikasyon ile kavga etmek üzereyiz. Ablama diyorum ki boşver, görmesek ne olur? Cascais‘e gidelim, sahilde bir güzel yemek yiyelim. O her şeye tamam diyor, sen ne dersen ben uyarım. Mis gibi.

unadjustednonraw_thumb_12d7

15- 20 dakika sonra Cascais’deyiz. Okyanusa kenarında küçük bir yerleşim. Bol restoran, palmiyeli yollar, güzel evleri ile hoş bir sayfiye.

unadjustednonraw_thumb_1313
25 Nisan Köprüsü

Ne iyi etmişiz de gelmişiz! Biraz yürüyüp oturuyoruz restoranın birine. Neresi olsun diye çok düşünmüyoruz, nasıl olsa yine deniz mahsülüne gömüleceğiz 1 şişe Portekiz şarabı eşliğinde.

unadjustednonraw_thumb_12ed
Cascais

Son zamanlarda belki de hayatımın en güzel gününü yaşıyorum. Güzel yemek, güzel şarap, meydanda canlı müzik, dans eden turistler. Güneş tatlı tatlı. Yemek sonrası da plaja gidip yatıyoruz boylu boyunca. Öyle mutluyum ki anlatamam. Plajda bir de bedava internet var. At instagrama fotoğrafları bakayım!

unadjustednonraw_thumb_12e8

Akşam üzerine kadar keyfimize devam ediyoruz. Yeter artık dönelim dedikten sonra ise Lisbon’un cuma trafiğinin içinde buluyoruz kendimizi. Arabayı teslim edene kadar da canımız çıkıyor. Bir de yakında benzinlik yok, full aldık, full teslim edeceğiz, neyse diyoruz farkı öderiz ama öyle olmuyor. Ödüyoruz da biraz pahalıya patlıyor, benzin parası dışında ekstra 25 euro da hizmet bedeli alıyorlar.  Akıl parası işte o.

unadjustednonraw_thumb_142e

Güzel bir duş ve temiz bir uyku ile Lizbon’daki 3. güne hazırlanma vakti.

unadjustednonraw_thumb_1461
Pastel de Nata tatlısı

Son günümüzde yine tüm gün şehirdeyiz. Rua Augusta civarından geçip Praça do Commercio’ya ulaşıyoruz. Bu büyük meydan da bol fotoğraf çekilecek yerlerden biri. Sahil boyu yürüyüp, ilk günden aklımızda kalan Time Out Market’e gidiyoruz. Öğle yemeğimiz orada olacak.  Ben ısrarlar istridye yemek istiyorum. Geçtiğimiz yıllarda ilk denemelerimde başarısız olduğum için bu sınavı geçmeliyim diyorum. Limonlamayı unutmadan.

unadjustednonraw_thumb_143b

Tam öğle saati olduğu için biraz kalabalık, birkaç tur attıktan sonra ancak kendimize yer bulabiliyoruz. Köpüklü şarap ile siparişimizi veriyoruz. Keyifler gıcır. Limonlu sirkeli sosu ile istridye konusunda bu sefer başarılıyım. Bayıldım mı? Muhteşem diyemem, kötü de diyemem. Ortalama güzellikte. İkinci kadehlerimizi alıp dışarı çıkıyoruz. Time Out Market’te çatal, bıçak, tepsi ve kadehler ortak. İstediğin yere bırakabiliyorsun. Biz biraz parktaki bankta oturup içkimizi bitirdikten sonra ablam kadehlerimizi içeri götürüyor ve yürümeye devam ediyoruz. Bairro Alto’ya bu sefer tramvay ile çıkıyoruz. Manzara noktası Miradouro de Santa Catarina hedefimiz. Çok bayılmıyorum ben bu alana, ara sokaklarda duvarları çinili evleri incelemek daha keyifli. Biraz daha dolaştıktan sonra otele bir gidelim, akşam üzeri için 2 hedefimiz var. Biri Bairro Alto Hotel’in terası, diğeri de Park Bar.

unadjustednonraw_thumb_145c

Akşam üzeri şehir cıvıl cıvıl, her sokaktan insan taşıyor, her yer keyifli. O an ben burada yaşarım duygum pekişiyor. Diğer Avrupa ülkelerinde bunu hissetmemiştim ancak Portekiz gerçekten açık ara önde şu an benim kalbimde. Bairro Alto Hotel Chiado‘da hemen cadde üzerinde. Terasa çıkıyoruz ancak tabi tam akşam üzeri saati, oturmaya yer yok. Sonra gelsek eminim yine bulamayız. O zaman ikinci hedefimize doğru devam ediyoruz yola.

8%05eggoqwyzdwzpphda5q_thumb_146d

Park Bar, katlı bir otoparkın en üst katına yerleştirilmiş, oldukça popüler bir bar. Zaten otopark girişindeki asansörün kuyruğundan anlaşılıyor. Zor zar çıktıktan sonra terastaki kalabalık da yine bize, çok güzel ancak burada da duramayacağız dedirtiyor. Müzik güzel, ambiyans güzel, insanlar güzel. Bak bak dur. Manzara mı e o da güzel.

unadjustednonraw_thumb_1430

Lizbon ile güzel bir vedalaşma oluyor Park Bar havası. Yarın yolculuk var, 3 saat sürecek tren biletimizi alıyoruz Santa Apolonia istasyonundan 24 Euro’ya.

Lizbon gerçekten çok çok güzel, bakalım Porto ne düşündürecek bana…