Benim adım keyif: Amsterdam

Benim adım keyif: Amsterdam

Geçtiğimiz yıl internette dolaşırken Do!Break ‘i gördüm, hemen akabinde de info maillerine yazdım ve tanışmak istediğimi belirttim. Çok hızlı bir geri dönüş ile Berrin bana ulaştı ve Do!Break nedir, ne yapar detaylı anlattı. O gün bugündür de fırsat kolluyorum, nereye gitsem Do!Break ile diye… Kısmet 19 Mayıs tatiline ile Amsterdam Break’e denk geldi.
Yalnız mıyım? Hayır peşime de Özlem’i taktım. Gönül çok istedi Tülin ve Maide’yi de alabilmek ancak onlarla seyahat başka bir break’e kaldı.
Mayıs ayı hava İstanbul’da bile kararsızken Avrupanın kuzeyinde kimbilir nasıldır düşüncesi ile küçük bavul- büyük bavul kararsızlığı ile geçen bir gece sonrasında havaalanı yolundayız. Gezi blogu yazan, çocukluğundan beri gezi tutkunu olan ben, taşikardi atağıyla, uçaktan korkar vaziyette durumumu çaktırmamaya çalışıyorum ama nafile. Stresten ağzım kuruyor, geriliyorum, kendimi nasıl sakinleştirsem diye düşünüp birkaç kadeh içki içiyorum. Mantığım duygularıma hakim olamıyor maalesef. Korkumu uçtukça yenmeyi hedefliyorum.

Yaklaşık 3 saatlik bir uçuşla Amsterdam Schiphol Havalanındayız. Oldukça büyük bir havaalanı burası. Otele transferimizi gerçekleştirecek olan Piet ile hemen buluşuyoruz ve diğer Do!Breaker’larla da o an tanışıyoruz. Web sitesinde kafa dengi arkadaşlarla diyor, inanın bu doğru. Enerjimizi güne saklamak için otele yerleşip hemen uykuya geçiyoruz. Sabah erkenden yerel rehberimizle buluşup Amsterdam sokaklarında kaybolacağız. Gelmeden önce sevdiğim blog yazarlarının notlarını, Özge Lokmanhekim’in detaylı notlarını ve tabi ki Işıl’ın 2 koca sayfalık önerilerini almıştım. Sabah rehberimiz bizi gezdirdikçe çentik atıyorum listeme. Hava tahmin ettiğimiz gibi yağmurlu, 1 saat sonra güneşli, ondan biraz sonra rüzgarlı, giyin soyun giyin soyun oynuyoruz.

Amsterdam kilometrelerce uzunlukta kanalları, birbirine benzeyen ve kaybolma hissini arttıracak sokakları ile bizi büyülüyor. Ancak kaybolmaktan gözünüz korkmasın, küçücük bir şehir burası. Biz Amsterdam kart bile almadık, her yere yürüdük, yürüdük. Tramvayda geçen kart günlüğü 7 euro, süre uzadıkça rakam değişiyor. Rehberimiz bizi bir coffeshopta bırakıp diğer grubu almak için vedalaşıyor. Evet evet duydunuz sigara bile içmeyen ben oraya kadar gitmişken ritüeli bozmadan tadacağım… Acemiyiz tabi ama denemedik değil neticede. Ayrıca döndüğümüzde ilk soru da bu olacak biliyoruz. Neyse hevesimizi aldık. Çok da gerekli ya da uçuk bir şey değil. Özendirmeyelim kimseyi, özenilecek bir şeyi yok çünkü. Coffeshop sonrası dolaşmaya devam ediyoruz. Dört koca günümüz var ancak iyi planlamak lazım. Ne yalan söyleyeyim bu sefer müze gezisi havasında değilim. Van Gogh bir tek aklımda, bir de Heineken Experience…

Nemo

Nemo

Özlem’in elinde kocaman bir kitap var spiralli, ekşi sözlükteki Amsterdam ile ilgili tüm yorumları çıkış almış. İlginç olanları benimle de paylaşıyor. Bu arada hemen bir kanal turunu aradan çıkarıyoruz. Aman Allahım ne keyif o öyle, özellikle de yüzen evler. Hepsi özenli, hepsi çiçekli, kimisi akşam yemeğine hazırlanıyor içinde, kimisi atölye olarak kullanıyor, kimi laptobunu açmış çalışıyor. Amsterdam’da perde kullanımı minimumda, herkes şeffaf, herkes özgür, herkes hoş görülü. Gerçekten de öyle! Biz bu arada öğle yemeği yemedik, birkaç kahve içtik o kadar ve açız. Her köşe başında falafel bulursunuz muhakkak yiyin önerisi kulağımda. Hemen bir yer buluyoruz, içeri girerken kesin Türktür diyoruz, falafel yapılan yerler genelde döner de yapıyorlar ve bizim coğrafyaya özgü yiyecekler satılıyor. O kadar açız ki falafel bize dünyanın en güzel yiyeceği gibi geliyor bize. Neye mi benziyor? Nohuttan yapılmış bir tür köfte. Aslında kızartıldığı için ağır bile. Ama açız dedim ya öyle güzel ki? Hem nasıl olsa günde 10 km yürüyoruz neredeyse. Erir gider.

Yürürken tren istasyonu görüp acaba nerelere gideriz, yakınlarda neler var diye bakalım diyip Brüksel’e günü birlik biletle çıkıyoruz istasyondan. O da ayrı bir macera olacak.
Akşam olmak üzere, Red Light ışıl ışıl, biz de o hengameye dalıyoruz. Ben tek başına bir cadde hayal etmiştim evvelinde. Red Light bölgesi birbirini kesen pek çok minik sokaktan oluşuyor. Tuhaf bir yer ama herkes orada, kadın erkek, genç yaşlı. Turist zaten bol. Çok akıllıca, hem Red Light gibi bir alan olsun, hem uyuşturucuyu özgür bırak, kafelerde sigara içilemiyor ancak esrar içmek serbest! Şaşırtıcı değil mi? Avrupa’da yaşayanlar hafta sonu için bile gidip geliyorlar Amsterdam’a. Her şey turiste göre organize edilmiş. İnsan hayran kalıyor. Ben Asmalımescit’i düşünüp etkilenirdim ama burada her sokak Asmalı gibi. İşte bizim daha çok yolumuz var.
Akşam geç saate kadar dolanıp ki zaten havanın kararması gece 22:00’ı geçiyor, otelimize dönüyoruz. Sabah 7’de Brüksel’e giden trene bineceğiz…

Hollanda’daki ikinci günümüzü komşu kapısı Brüksel gezisi ile değerlendirip akşam üzeri Amsterdam’a geri dönüyoruz. Karnımız acıktı yapılacak en akıllıca şey olan -bana göre-, süper markete gidip, muhteşem peynirlerden, ekmeklerden ve 1 şişe de şarap alıp odamıza biraz dinlenmek için geçiyoruz. Otelimiz kanalın üstünde olduğu için camımızı açtığımızda direkt kanala bakıyor olmak çok keyifli. O kadar çok yürüyoruz ki yorgunluk var, duş alıp biraz dinlenip, yine çıkarız diyoruz ama nerdeee… Sabaha kadar uyumuşuz. Uyanıp yine tren istasyonunda buluyoruz kendimizi. Bu sefer istikamet Hollanda’yı Hollanda yapan yel değirmenlerinin olduğu kasaba Volendam, Marken. Trenle 20 dakika kadar sürüyor. Zaten trende ne bir kitap okursunuz ne de müzik dinlersiniz. Etraf öyle güzel ki, dümdüz bir ülke düşünün, her yer su, her yer kanallarla dolu. Otluklarda binlerce inek, koyun otluyor, yan yollarda bisikletleri ile gezen insanlar. Bak bak doyulmuyor.

Marken’e geldiğimizde ise herhalde bunun adı cennet olsa gerek diye düşündüm. İnsanın ömrü uzar orada. Amsterdam içinde o kadar çok bisikletli var ve öyle hızlı kullanıyorlar ki cesaret edemedik kiralamaya ama Marken bir kasaba, yine çok sayıda bisikletli var. Amsterdam’daki gibi çılgın bir sayı ve görüntü yok. Hemen kiralama işlemimizi gerçekleştirdikten sonra hayallerle dolu evlerin önlerinden, yel değirmenlerine doğru pedal çeviriyoruz.

Marken

Öyle mutluyum ki anlatamam. Hava açık, hafif bulut var ve bu resmi mükemmel bir şekilde tamamlıyor. Yem yeşil bir doğa, rengarenk evler, sazlıklar ve yel değirmenleri. Gözümün hafızama kaydettiği görüntüye aşığım hala. Kafamda hiç negatif bir şey yok ne güzel. Steril bir zaman… Ama bitiyor elbet geri dönme vakti, daha doğrusu hazır buraya kadar gelmişken birkaç durak ilerideki Alkmaar’a peynir pazarına gidelim diyoruz. Gidip merkezde birine sorana kadar tabi hiçbir akıllı bize demiyor sadece Pazar günleri açıktır diye. O ana kadar 3 kişiye peynir pazarına gitmek istediğimizi söylediğimiz halde… Aynı trenle şehre geri dönüş.

Amsterdam’da olduğumuz süre içinde 2 müze hedefim vardı ancak sadece Van Gogh’u görebildim.  Heineken Experience bir dahaki sefere kaldı artık.

Van Gogh büyüleyici. Ruh halleri değiştikçe, geliştikçe fırçasının da değiştiğini görmek. Eserlerinin çoğu bu müzede bu arada. İnanılmaz bir güvenlik araması var girişte. Sırt çantası gibi büyük çantaları da vestiyere bırakma zorunluğunuz var. Ama herkes hayran, herkes mest  vaziyette geziyor. Benim Paul Gauguin’e olan hayranlığımdan ötürü Van Gogh’a da sempatim yoğun, müze sonrası hayranlığım üst seviyede.

Vondelpark

Sonra mı ne yapıyoruz? Yine bir süpermarkete gidip bu sefer, daha fazla ekmek, daha fazla şarap ve daha fazla peynir ile soluğu Vondelpark’ta alıyoruz. Bunların hepsi bu arada yürüyerek gerçekleştiriliyor. Hala tramvaya ya da metroya binmedik!  Vondelpark cıvıl cıvıl. Hemen çimenlere atıyoruz kendimizi. Hava muhteşem, sıcak. Hemen şarap soğumadan açmalıyız.  Tirbüşonumuz yok ancak arkamızdaki grup ile kaynaşıp onlardan yardım alıyoruz ve bu arada sohbet de ediyoruz. Hollanda’nın güneyinden hafta sonu için gezmeye gelmiş bir kız grubu. Çok eğlenceliler. İstanbul’a gelecekler ve beni arayacaklar. Hatta hemen facebooktan bile ekledik birbirimizi. Çok hızlıyım çok…

Parkta birkaç saat geçirdikten sonra otele geri dönüyoruz, akşam eski arkadaşım, Hollanda’da yaşayan Çağatay ile buluşup yemek yiyeceğiz. Aslında 2 arkadaşım daha var ancak onlarla görüşme şansımız olamadı. Işıl’ı ve minik Yuri’yi göremedim. Nurşah için de Lahey’e geçmem gerekiyordu, vaktimiz daha uzun olsaydı kesin onu da yapardım. Ama maalesef…

Ve Amsterdam’da son günümüz. Birkenstock’larda özel indirim var ablama hediye alacağım ancak Pazar günü olduğu için mağazalar 12:00’de açılıyor. Diğer günler de Perşembe hariç 18:00’da kapanıyor tüm dükkanlar. Alışverişi gün içinde halletmek lazım. Allahtan bizim süpermarket açık. İstanbul’da peynir yokmuş gibi alışveriş yapıyoruz ama hem çok lezzetli hem de aynı peynir İstanbul’da çok pahalı. Özel tavsiye, havaalanında da peynir satılıyor ancak siz eğer alacaksanız, girin bir süpermarkete lezzet nasıl olsa aynı. Butik peynirciler de var ancak çok pahalı. Gerek yok o kadar para vermeye. Şarküteri olarak da çok zengin, bavulu doldurup gelebilir geri insan. Süper market öncesi güzel bir kahvaltı yapalım diyoruz. Çünkü kaç gündür tren tepesinde olduğumuz için hep sandviç, meyve suyu ve süt ile geçiştiriyoruz. Şimdi adam akıllı kahvaltı zamanı…Son gün hem aylak gün hem de sıkışınca telaş yaratan gün. Bizim için de öyle oluyor. Amsterdam’a veda etme günü. Transfer aracımız gelip bizi otelimizden alıyor. Bu çok konforlu, tren, metro, otobüs derdi olmadan lüks araçlarla alana gitmek. Do!Break farkı bu.

Do!Break hem bir konsept gezi organizastörü hem de sizi serbest bırakıyor bu tarz şehir gezilerinde. Özgürce sen keşfet, ben ipuçlarını verdim diyor. Benim gibi başınabuyruk insanlar için biçilmiş kaftan. Diğer turlarda hep sıkılıyorum ve kalabalık grupla hareket etmek de gerçekten keyifli değil. Ama bu çok farklı. Özel turda sen de özelsin diyor…

Amsterdam’a 2 günlük gitseydim hiçbir şey anlamazdım. 4 gün tam yetti ki araya 2 şehir daha girdi. Onlar da bir üst yazıda olacak.

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

There are 8 comments for this article
  1. Ozge at 21:13

    Cok guzel bir gezi yazısı olmuş. Gezen ayaklara ve yazan ellere saglık.

  2. Çiğdem at 12:30

    Nestle nesfit sayfasına bakarken sizin blogunuzu gördüm
    işyerindeyim ve bir saattir bloga dalmışım çok keyifliydi
    nasıl imrendim anlatamam
    mesleğinizi de merak ettim aslında nasıl vakit buluyosunuz bu kadar seyahate
    neyse artık sizin yazılarınızı okuyup gezmiş görmüş kadar olurum

  3. İrem Özer Author at 12:50

    Çok mutlu oldum ben de iş yerimde bu yorumu okurken:) Teşekkür ederim. Aslında ben hem çalışıp hem de hafta sonlarını, tatilleri iyi planlayarak gezebiliyorum. Başka türlü işin içinden çıkılmaz elbette. 2 ay önceden uçak biletini alıp uygun fiyata ulaşımı sağlayabiliyorum. Mesela şimdiden Kasım ayının Paris biletleri alındı. Yurt içi otobüs fiyatına!

  4. mert at 11:36

    güzel bi yazı olmus…
    ama bence amsterdam daha cok erkeklerin aktivite yapabilecegi bir yer 😀
    pariside bosver bence… eifel,sanzelize’deki 3-5 dünyaca ünlü marka ve notre dam kilisesinden baska birsey bulamadım ben gezilecek:)
    gercekten kultur gormek istiyorsan prag ve viana derim:)

  5. İrem Özer Author at 15:20

    Bakalım Paris’i Kasım’da keşfedeceğiz. Büyük ihtimalle bir iki gün de şehir dışına çıkıyor oluruz. Yazıyı beğenmenize sevindim. Prag ve Viyana da listede:)

  6. Türkiye at 11:06

    detaylı bir yazı olmuş tebrik ederim. İnşallah bize de canlı görmek nasip olur.

  7. İrem Özer Author at 08:50

    Teşekkür ederim, sevgiler,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir