Yanlış tren ile Rotterdam’dan Brüksel’e

Yanlış tren ile Rotterdam’dan Brüksel’e

Aynen yukarıda yazdığım gibi. Ucuz bilet alıp yanlış saatteki trene binersen kondüktör seni ilk durakta indirir ve bahaneyle bir Hollanda kenti daha görürsün. Kötü mü oldu? Yoo ben aksine böyle durumlarda hep inanırım başka güzelliklerin beni bulması üzerine bunların özel planlar olduğuna.

Rotterdam

Niyetimiz Amsterdam’dan Brüksel’e geçmek. Trenle 3 saat sürecek bir yolculuk, yorucu olmayacak bir gezi ve de Avrupa’da tren yolculuğunun keyfini sevdiğim için koşa koşa sabah 7’de garda buluyoruz kendimizi. Saniye sekmeden hareket eden bir tren… Kasabalardan sonra önce Den Haag diğer ismi ile Lahey. O saate kadar kondüktör yok ortalıkta. Geldiği anda da bize diyor ki “Bu biletle sabah 9’dan önceki trenlere binemezsiniz. İlk durakta inip 2 saat kadar oyalanıp daha sonra gelecek olan trene binebilirsiniz.” “E ne yapacağız biz?” dediğimde “Rotterdam’da kahve içtiniz mi hiç?” diyor. Böylelikle pek çok büyük markanın Avrupa ana merkezinin olduğu Amsterdam’a göre daha farklı olan bir Hollanda kentini gezme şansımız doğuyor. Şikayetçi miyiz? Hayır. Tek sorun şu ki saat 8, tren istasyonundaki büfeler dışında açık bir yer görünmüyor. Ofislerine gitmek için bisikletlerine binmiş 3-5 kişi dışında sokaklar bomboş. Şuursuzca sadece hislerimize göre yürüyoruz. Elde harita da yok. Açık bir kafeden kahvemizi alıp yürümeye devam ediyoruz. Şehir merkezi nerede, ya da deniz, nehir bir şey var mı onu da bilmiyoruz. Neyse ki İstanbul gibi bir şehirden sonra diğer her yer çok kolay geliyor ve sahile ulaşıp hareketlenen şehri izliyoruz. Sahil dediğim de sular, kanallar içinde bir ülke düşünün, hangisi deniz kenarı, hangisi nehir, kanal belli değil. Her yer su!

Brüksel ile ilgili aklımda açıkçası çok bir şey yok. Herkesin bildikleri dışında. Araştırma da yapmadım hiç. Yine spontane olacak. Ne güzel! Trenden iner inmez turist informasyon ofisini bulup, bizimle ilgilenen sevimli gay çalışana soruyorum: 1.si az vaktimiz var, ne yapalım? ne yiyelim? ne satın alalım? Burada ucuz ne var? Cevaplar; “Arka sokak zaten meşhur meydan, yürüyerek tüm şehri gezebilirsiniz. Harita bu, işaretlediğim yerleri gezin. Yemek için turistlerden çok yerlilerin takıldığı kafelerden birine gidin. İşaretledim yine burada! Bira içebilirsiniz, çikolata ve dantel alabilirsiniz. Ama senin dantel ilgini çekmez, boşver, 2 magnet al yeter” Ben bu çocuğu yerim, içimden işten izin al gel gezelim bugün birlikte demek geçiyor.

Brüksel

Haritamız elimizde mavi ojeli yakışıklı gay’e bye bye dedikten sonra önce meydan, sonra işeyen çocuk heykeli ki hiç manası olmayan bir yer. Sonra ara sokaklarda bulduğumuz ve hoşumuza giden bir kafede, Amstel biramız ile yemeğimizi sipariş ediyoruz. Haritada nerelere gideceğimiz belli, keyifle yemeğimizi yiyip, İngilizce konuşmamak için özel çaba sarfeden suratsız garsonumuza hesabımızı ödedikten sonra  sokaklara dalıyoruz. Bisiklet mi kiralasak acaba? Şehrin belirli noktalarında kiralayabileceğiniz otomat sistemi ile çalışan bisikletler var. Ancak ben kredi kartım ile beceremediğim için cesaret de edemeden vazgeçiyoruz. Yürümeye devam. Çok fazla Thai restoranı var. Amsterdam’da da Arjantin restoranı boldu. İlginç tabi. Yerel mutfaklarında ne vardır bilemiyorum ama en son girdiğimiz bir sokak, ay keşke o kafeye girmeseydik de burada ayak üstü deniz ürünlerinden yiyip beyaz şarabımızı içseydik dedirtti. Özellikle de midye! Koku önce cezbetti, sonra da görüntü. Raftan seç balığını, kalamarını, hemen ızgarada kızartsınlar, ayakta bistro masalarda ye iç, şipşak iş. Ve nasıl bir kalabalık! Bir daha Brüksel’e gidersem yemeğimi orada yerim. Yürüdükçe, gezdikçe saatler geçiyor. Biraz acıkır gibi olunca waffle yemeden mi döneceğiz diyoruz? Wafflecılarda kuyruk çok. Bir tane sipariş edip, kaldırım kenarına oturup Özlem’le paylaşıyoruz muhteşem waffle’ımızı.

Biraz da meydanda dolaşıp, fotoğraf çektikten sonra çikolatalarımızı satın alıp dönme vakti geldiği için istasyona yürüyoruz.  Çok fazla mağaza var çikolata satan.  Cimriliğim üstümde, belki de çikolata tutkum olmadığı için çok az, sembolik bir alışveriş yapıyorum. Brüksel minicik bir şehir ama turist dolu. Yaşaması kolay gibi görünüyor. İstanbul tutkum olmasına rağmen, özeniyorum böyle şehirlere. Genellikle gri havanın hakim olduğunu unutarak…

Dönüşte yüzüme vuran güneş, camdan ısısını hissettirerek İrem aç bir Heineken dedirtiyor.

Vee yeniden Amsterdam…

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir