Bir Tutam Ayvalık…

Bir Tutam Ayvalık…

Bundan birkaç ay önce, elimde kağıt kalem, karşımda takvim, tüm resmi tatilleri ve hafta sonu ile birleşenleri yazıyorum. Her tarihin üzerine de alternatif gidilebilecek seyahat noktalarını. 30 Ağustos için uzun süre Atina diye sayıkladım ancak Atina’da yaşayan arkadaşım Aslı, Ağustos’ta çok sıcak olur deyince vazgeçtim. Daha evvelden de gördüğüm bir yer olduğu için beni çok da heyecanlandırmıyordu. Hoş tekrar gitmeyecek değilim, hatta ilk fırsatta yine…

30 Ağustos’ta 3 gün tatil olduğu için çok da uzak yerlere gitme şansım yok. Belki Berlin dedim, benimle gelebilecek birini bulamadım. Kaldım tek başıma dediğim bir anda yakın sayılabilecek Ayvalık aklıma geldi. Şansıma bu fikri Mutfaktaki Cadı Gabriela’ya söylerken o da aynı tarihlerde Bonjour ve Eolya Konukevinin misafiri olacağını iletti ve müthiş fikri ortaya attı “sen neden benimle gelmiyorsun?”. Neden olmasın? Arabayla keyifle gidilebilecek bir yol. Çocukluğumun en önemli simgelerinden biri olan Kaz dağlarından da yıllardır geçmiyorum. Hemen organizasyon detayları yapılırken Kuyruksuz’a 2 tane kuyruk ekleniyor. Sevgili Melih ve Ertan da kısa kaçamağımıza eşlik etmek üzere hazırlar.

Cumartesi sabahı günü kaçırmamak adına erkenden yola koyuluyoruz. Önce Tekirdağ’da kahvaltı molası, sonra Gelibolu’ya gelmeden benzin alımı ve benzinlikteki hayvanat bahçesi gezisi. Koru dağından indikten sonra hem Marmara’dayım hem de Ege’yi soluyorum. En sevdiğim topraklar buralar,  saf, temiz insanlar ve memleketim… Babamla ara ara mesajlaşıyoruz, Altınoluk’tan yetişiyor bize, “Kilitbahir’den geçin hem daha çabuk geçersiniz hem de daha ucuz. Yollarda da polis var hızınıza dikkat” diyor. Kilitbahir’den Çanakkale’ye 10 dakikada geçip hızlıca Ezine,  Ayvacık, Kaz Dağları ve Altınoluk’tayız.  Babamla Çanakkale’den bu yana sık sık mesajlaştık, bizi bekliyor Altınoluk’ta. 3 haftadır görmüyorum onları, çok özledim ve Allah bize onu bağışladığı için minnettarım. Kötü günler geride kaldı, herkes olabildiğince mutlu. Zıpkın gibi delikanlı olduğu günlere tez zamanda kavuşacağını telefondaki ses tonundan anlıyorum.

Altınoluk’ta aile ziyaretimizi de yaptıktan sonra Ertan’ı Deniz Paşa’ya Ören’de kavuşturup, sayımızı 3’e düşürerek Ayvalık’a varıyoruz.

Ayvalık’ın girişi, sahildeki Ege kasabasından uzak, katlı çirkin binalar yapım aşamasındaki mıcır yol. Keyifsiz. Merkeze varınca ancak anlıyoruz hah geldik meşhur kasabaya… Ayvalık’ta önce Bonjour Pansiyon’un misafiriyiz.

BONJOUR PANSİYON www.bonjourpansiyon.com

300 yıllık bir bina, neredeyse 6 metreye yakın bir tavan yüksekliği. Büyüleyici bir Rum evi, eski Fransız Konsolosluğu binası. Hatice hanım sahibi ve ailesinden kalma bu güzel binayı orjinal hali ile pansiyona çevirmiş. Kapıdan içeri girer girmez bize ilk söylenen terliklerinizi, ayakkabılarınızı çıkarın! Önce şaşırırıyoruz ancak sonra baktığımızda pansiyonda kalan tüm misafirler yalınayak dolaşmakta.  Hemen ayak uyduruyoruz bu duruma. Odamız giriş katında, otel ev tadında. Mutfaktan çatal bıçak sesleri geliyor, kapıdan girerken Hatice hanıma merhaba diyenler, havuçlu kekin kokusu, sucunun sesi ile tam bir ev havasında Bonjour pansiyon. Banya ve tuvalet de paylaşımlı olduğu için bir grup genç ile aynı evde yaşıyormuşsunuz gibi oluyor. İlk dakikalarda rahatsız olacağım gibi geldi ancak 5.dakikada uyum sağladım. Eşyalarımızı odaya attıktan sonra günü kaybetmemek adına erken çıkmış olduğumuz için hemen kısa bir Cunda turu yapalım dedik. Saat 16:00 civarı ve güneş hala yakıyor. Cunda’da biraz dolaştıktan sonra meşhur Ayvalık tostundan yiyoruz. Akşama Balıkçı Bahtiyar Ahmet Bey Restoran’a randevumuz var, tost sonrası Bonjour’a geri dönüş, güya dinleneceğiz biraz ancak odada duran kim, şimdi de Ayvalık’ın çarşısında turluyoruz. Gün bize yetmeyecek gibi.

Akşam için hazırlandık tekrar Cunda yolundayız. Keşke ada ile ana kara bağlantısını asmalı bir köprü ile yapsalardı diyoruz. Çünkü Ayvalık sahilini durağan bir su haline getirmiş bu beton, asfalt karışımı bağlantı. Su durağan olunca da temizliği mümkün olmuyor, insanoğlu kirlettikçe…Balıkçı Bahtiyar Ahmet’te garsonumuza soruyoruz ne yiyelim? Cevabı çok sevdim “bizde balıktan ziyade mezeler yenir”, çok samimi. Hemen meze dolabına gidip seçimimizi yapıyoruz. Midye dolma, deniz börülcesi, deniz fasülyesi, turp otu, kalamar tava, yengeç, ahtapot, sıcak börülce, ot mücver, sebzeli hamsi ve dayanamayıp barbun balığı…Hepsi enfes, özellikle kalamar, ot mücver daha bir güzel. Yorgunluk gözlerimizden akarken Cunda canlanıyor saat ilerledikçe. Ama bizi yata çekiyor kendine doğru. Yarın sabah için planımızı daha masadayken yapıyoruz. Karşımızda duran kiralık tekne yazısı ile. Sabah 10’da Kazım Kaptan ile sözleşiyoruz, şipşak turistler olarak, her şey hızlı bizde. Gidip dinlenme zamanı.

Kime sorsak Ayvalık civarında en güzel denize girilecek yerler için tekne ile çıkın diyorlar. Hakikaten de öyle tekne ile Bodrum’dan daha serin ama insanı canlı tutan koylarda geziyoruz. Üzülüyorum aslında, Rodos’ta ya da diğer Yunan adalarında limanlardan dahi denize girilirken, dantel gibi örülmüş, adacıklardan oluşan Ayvalık’ta her yerde denize girmek mümkün değil. Deniz sakin, hava bunaltmıyor. Çok iyi bir tercih yapmışız diyoruz bu kısa tatilimiz içinde tekne kiralayarak. Hem Bodrum’a göre de çok daha ucuz bir fiyata. Bodrum’da 500 TL’ye kiralamıştık, burada ise Kazım Kaptan ile 250 TL’ye anlaştık. Tekne ile geçirdiğimiz Ayvalık koyları gezisi sonrasında Cunda’ya ve otele dönüş, . İkinci günümüz bitmek üzere, yine yorgunuz, bu akşam dışarıya çıkacak enerjimiz yok. 1 şişe rose ve 40 tane midye alıyoruz Bonjour’un terasında yemek üzere. Sonrasında hemen uyku…

Ayvalık’ta 3.günümüzün sahabında Bonjour’daki son kahvaltımızı yapıp sevgili Duygu ile vedalaştıktan sonra bizi bekleyen Eolya Konukevi’ne doğru hareket ediyoruz. 2 sokak öteye varmamız 3 dakika sürmüyor.

EOLYA KONUKEVİ www.eolyakonukevi.com

Eolya Konukevinin kapısına geldiğimizde Erinç hanım da misafirlerini uğurlarken bize hoş geldiniz diyor. Tüm Ayvalık’ta aynı gelenek, ayakkabılar, terlikle çıkıyor kapıda. Ev gibi! Hemen sohbete dalıyoruz Erinç hanım ile. Eolya Nisan 2010 tarihinde hizmeti girmiş. Binanın alınışı, dekorasyonu, o süreçte baştan geçenler ayrı hikayeler…En çok merak ettiğim evin inşaat ve restorasyon işlerinden ziyade İstanbul’dan nasıl kopup Ayvalık’a yerleşme kararı alındığıydı. Erinç yaşadığı birkaç ameliyat dolayısı ile sağlık sebebiyle Ayvalık’a yerleşmiş. Ne de iyi yapmış, tabi 3 cümlede bir geçen “babam” kelimesi sonrasında dayanamayıp soruyorum baba düşkünlüğü sizde de mi var diye? Ben sorunca belki kendisi de farkediyor…

Bina 2005 yılında 3. sahibinden satın alınmış, 2007 yılında da Anıtlar Kurulundan izinler çıkınca restorasyon işleri başlamış. Yaşanmayacak durumda olan en alt kat,  mutfak ve oturma odasına döndürülmüş, asma katta çalışma odası ile Erinç’in lokum kızının oyun odası, aynı zamanda çocuklu misafirler için de ideal bir oda olmuş. Üst katta da 4 adet Eolya’nın konaklama katı olarak faaliyete girmiş. Odaların hepsine minik olmasına rağmen kullanışlı duş, tuvalet eklenmiş. Her odanın rengi farklı, pembe oda, mavi oda…Sohbetimize devam ederken Gabi Erinç’in yardımcısı Ayfer hanım ile ne zaman birlikte yemek yapacaklarına karar veriyorlar. Akşam üzerine kadar serbest zamanımız var ve biz biraz deniz ve güneşin tadını çıkarmak üzere Patriça Koyuna gidiyoruz.

Ayvalık Bodrum gibi tatil yörelerine göre çok daha ucuz ve belki bizim gittiğimiz dönem itibari ile sakin. Patriça koyunda plaj girişi 10 TL, Bodrum’da bu rakamın 2 katını valeye veriyoruz. Vale demişken yaptığımız en akıllı hareket arabayla gelmek olmuş. Yoksa bu şekilde özgürce gezmemiz mümkün olamayacaktı. Patriça sakin bir yer, durgun bir koy. 3-4 saatimizi orada geçirdikten sonra Eolya’ya geri dönüyoruz. Aynı zamanda Dünya Basketbol Şampiyonası olduğu için akşamları da maçları kaçırmak istemiyoruz. Zira 12 Dev Adam başarılı oyunlar sergiliyor.  Gabi Ayfer hanım ile yeşil soğanlı ve Ayvalık Lorlu böreğini yaptıktan sonra, çay kahve ve sohbet ile akşamı ediyoruz.

Gece yemek için Ayvalık şehir kulübüne Erinç’in tavsiyesi ile gidiyoruz. Şu ana kadar bu kadar güzel karides yemedim ben. Hala tadı damağımda. Bahtiyar’daki gibi balık yemeden mezelerle doyuluyor yine. Ayvalık’ta akşam saatlerinde çok fazla yapacak şey olmadığında yemek sonrası yine otelin yolu tutuluyor, yarın istemeye istemeye de olsa İstanbul’a dönüşe geçeceğiz. Gidip dinlenmek lazım.

Eolya’da Erinç ile sohbetlerimiz sonrasında kafamızda hep planlar, biz de mi böyle bir şey yapsak? İstanbul’dan vazgeçsek, yaşlanıyor muyuz, yoksa bu istek erken mi? Mutsuz muyuz İstanbul’da gibi binlerce soru dolanıyor kafamızda. En azından benim kafamda dolanıyor. Annem ve babam da gelse bir Rum evi alsak, pansiyon haline getirsek, misafirlerimiz gelse gitse, yeni yaşam hikayeleri öğrensek. Çok şey mi istiyorum?

Bitirmek gerekirse Ayvalık 5-6 saatlik bir mesafede uzaklıkta İstanbul’a. İster Tekirdağ- Çanakkale üzerinden, ister Bursa-Balıkesir üzerinde. Her iki yol da keyifli. Konaklama seçenekleri için en güzel alternatifler de yazının içinde…Yakın zamanda Bayram tatili var, bu bayram Ayvalık neden olmasın? Gitmişken Karadeniz Pastanesi’ne uğramayı da unutmayın.

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir