Yemeği ile tarihi ile güzel şehir Antakya

Şair burada diyor ki: Yazı uzun! İki ay önceden Antakya’ya komik bir rakama bilet alınır, iki aya kadar inşallah bir sorun olmaz diye dua edilir ve göz açıp kapayana kadar da zaman geçer. Havaalanındayız. Günlerden Cuma, vakitlerden akşam. İstanbul soğuk ama biz güneye gidiyoruz.

Sveyka'da mezeler

Hatay Havaalanına iniyoruz hakikaten güneydeyiz, gece  saat 22:00 ancak ılık bir hava kurbağa sesleri eşliğinde karşılıyor bizi. Kiraladığımız arabayı alıp 20 dakika içinde Antakya merkezdeyiz. Kimse hemen otele gitme taraftarı değil. Önceden yapılan araştırmalar sonucu ilk olarak Sveyka Restoran’dayız. Ben aç değilim ama mezelere hayır demem hiçbir zaman. Sırasıyla abagannuş, ya da babagannuş hala hangisi doğru bilmiyorum. Humus, zahter, adını bilmediğim ama lezzetine bayıldığım 3-5 meze daha. Sonra da kebaplar geliyor, kağıt, tepsi, kirazlı kebap. Favorimiz kirazlı kebap, diğerleri de güzel de hafif tatlılı, ekşili, acılı karışık mayhoş bir lezzet. Sveyka’nın bulunduğu binanın inşaatı 1945 yılında tamamlanmış. 2005 yılında 3.sahibi tarafından satın alınmış ve orjinaline sadık kalınarak restorasyonu tamamlanmış. Antakya’yada önerilecek restoranlardan biri Sveyka, şık, temiz, otantik, servis çok hızlı ve başarılı. Ancak yazının devamını okumanızı tavsiye ederim. Biz Antakya’da gezdikçe ne lezzetler keşfettik. Yazarken bile aklımı kaybedecek gibi oluyorum. Keşke daha da çok yeseydim diyorum. Deve miyim ki?

Liwan Hotel

http://sveyka.com

Sveyka’da tok karnımızı iyice doldurduktan sonra artık otelimize geçebiliriz. Zaten birbirlerine çok yakınlar. Kurtuluş caddesi ki tarihte ilk aydınlatılan cadde, eski, harabe denebilecek şekildeki evlerle dolu. Otelimiz Liwan Butik Otel. O da yeni yapılmış eski bir Antakya evi. Odaları ve bina oldukça güzel, her yere yürüme mesafesinde olması çok büyük avantaj. Tüm kiliseler, camiler, Uzun Çarşı, Arkeoloji Müzesi birkaç dakika uzaklıkta. Ekip, hizmet sektöründe oldukça başarılı ancak Cuma ve Cumartesi geceleri otelde aynı zamanda eğlence olduğu için sesten rahatsız olabilir, odanızda uyumakta güçlük çekebilirsiniz. Narin Otel ve Savon Otel alternatif olabilir konaklama için.

http://www.theliwanhotel.com/ http://www.narinhotel.com

Antakya Arkeoloji Müzesi

Cumartesi sabah ilk işimiz önce Arkeoloji Müzesini gezmek oluyor. Hava şahane, bahar tadında. İnce bir polar ile üşümeden dolaşabiliyoruz. Arkeoloji müzesinde büyülendikten sonra çıkışta BKG’ye ait Müze Mağazasında minik hediyeliklerimizi alıp sabahın o saatinde künefe derdine düşüyoruz. Aç mıyız? Hayır. Ama yemek ve kültür gezisi olunca saat farketmiyor. Nerede yesek diye düşünürken Friendfeed’ten arkadaşımız Antakya’nın yerlisi Mehmet ile buluşmadan önce Memlük zamanında yapılmış Ulu Camii’yi geziyoruz.

Ulu Camii avlusu

Mehmet ile buluşup onun işlettiği Soterya örnek Antakya evine gidiyoruz. Sabah kahvesini Mehmet ikram edecek bize. Muhakkak uğranması gereken bir yer. Antakyalı hanımların ürettikleri pek çok ürün  satılıyor Soterya’da ancak daha sonra gezince farklı yerlerde bazı ürünleri daha ucuza bulma şansınız olabilir. Keyfinize göre…

Soterya Örnek Antakya Evi

http://soterya.com/

Soterya’da alışverişimizi yaptıktan sonra Mehmet ile birlikte Antakya’nın Zenginler Mahallesinin ara sokaklarında geziyoruz. Önce Katolik kilisesine bakıyoruz ancak öğleden sonra ziyarete açılacağı için oradan Barbara ile tanışmak için Barbara’nın evine gidiyoruz.

Barbara

Barbara 35 yıldır Antakya’da yaşayan bir Alman. Medeniyetler Korosunun da bir üyesi. Evini gezmek istediğimizi söylediğimizde kusursuz Türkçesi ile seve seve bizi gezdiriyor ve anlatıyor. Barbara bu şehre gönlünü vermiş. Bu şehrin farklı etnik topluluklar ve dinlerle birlikte barış içinde yaşaması için çaba sarf edenlerden biri. Pek çok yabancı turistin gelmesini de sağlıyordur eminim. Barbara’dan hafızamızda kalan “müzik yapan, şarkı söyleyen insan iki kez ibadet etmiş sayılır, çünkü müzik gönülden çıkar.”

Habib-i Neccar Camii

Barbara ile vedalaştıktan sonra Habib-i-Neccar Camii’sini geziyoruz. Tam öğle namazı vakti. Kısa bir süre avlusunda güneyin güneşinin altında oturduktan sonra Uzun Çarşıya geçiyoruz, künefeyi öğle yemeği sonrasına erteledik bu arada. Ne yiyeceğiz peki? Kasaplar var Antakya’da, istediğinizi söylüyorsunuz ve onlar pişiriyorlar. Hijyen konusunda hepimiz hassas olduğumuz için birkaç yere girip çıkıyoruz önce. Sonra kim yönlendirdi bilmiyorum ama Kurtuluş Caddesine çıkıp Sağıroğlu Kasabını buluyoruz. İçeride o an bolca soğan doğranmış, girince bir süre gözlerimiz yanıyor. Bu arada biz kim kimiz? Onur, Sevil, Aydan ve ablamla bu seyahati gerçekleştiriyoruz. Onur Paşa hemen siparişi veriyor biz de sokakta bekliyoruz gözümüz daha fazla yanmasın diye. Çünkü her şey orada yapılıyor, kasabın askısındaki etten kesiliyor, kocaman bıçaklarla et lime lime ediliyor, bir yanda maydanoz kıyılıyor, bir yanda sarımsak, diğer yanda da bembeyaz sulu mu sulu kocaman soğan. Kebaplarımızın pişmesi zaman alacak, uzakta Savon otelin tabelası görünüyor.

Antakya sokakları

Gelmeden önce tavsiyelerden biriydi Savon otel, orada kalamazsanız bile gidip bahçesinde bir çay kahve için diye. Bu kadar yakınken gidip görelim biz de değil mi? Savon’un bahçesinde dolaşıp Sağıroğlu kasabına geri dönüyoruz. Hala pişmemiş bizim kebaplar. Hep derim, geziye çıkmadan önce iyi araştırmanın yanında gittiğiniz yerde bir yerlinin arkadaşınız olması. Burada da Mehmet dışında Murat Ali var. Hızır gibi yetişiyor yanımıza. Hem önerilerini alıyor, Murat bize güzergah belirliyor hem de süt ürünleri, nar ekşisi, zeytin, ceviz reçeli gibi alışverişi yapmak istiyoruz bizi en uygun ve lezzetli yere götürecek.

Tepsi Kebabı

Bu arada İstanbul’dan bir grup arkadaşım daha var Antakya’da onlar da bizim gibi lezzet ve kültür hafta sonu yaşıyorlar burada. Murat Ali biz yemeğimizi yerken Uzun Çarşıda onlara eşlik ediyor.

Hadi yeter değil mi yemeklere gel! Önce kağıt kebabı geliyor. O et ne öyle, ne bir koku ne de rahatsız edecek başka bir şey. Sunumda hiçbir numara yok. Masaya kağıt serilmiş, tabaklar kişi sayımızla alakalı olmayabilir ama bakan kim? Lezzete odaklanmışız hepimiz, hala ara ara gözlerimiz soğandan yansa da ağlaya ağlaya kebabın canını okuyoruz. Ben böyle bir şey yemedim. İşte yukarıda dedim ya Sveyka’ya bayılmışken bu kasapta yediklerimiz her şeyi unutturdu. Sveyka ile elbette tarz farklılığı da var. Orası şıkır şıkır bir yer. Ama anladık ki kebap böyle yerlerde yenir Antakya’da. Ya biz yedikçe mutlu olan çalışanlara ne demeli? Ben böyle şey de görmedim, sürekli gelip, gözlerinin içi gülerek “afiyet olsun” diyen amca. Kalkıp öpmek istedim. Sırada tepsi kebabı var. Yer var mı midede? Olmasa bile yenecke o kebap. Onur paşamız bu işi biliyor, biz caddede dolaşırken o muameleyi yaptırmış. Taş tepsiye önce alta bol zerzevatı yerleştirmiş, üstüne kebabı koydurmuş ve parmaklarımızı yedirdi en son bize. Yemeği seven insanla gezmek başka oluyor işte. Ama daha fazla yiyemeyeceğim, İstanbul’a göre komik olan hesabımızı ödedikten sonra künefe peşine düşüyoruz. Önce biraz yürüyoruz ki akşamı mide fesadından hastanede geçirmeyelim.

Yusuf Usta künefe yapıyor

Uzun Çarşı avluda bulunan Yusuf Ustayı tarif ediyor herkes künefe için. Ben de gideceklere şimdi Yusuf Ustadan başka yeri tarif etmem. Tatlı sevmeyen biri bunu diyorsa vardır bir hikmeti. Yusuf Ustanın farkı şu diğerleri fabrikasyon gibi ancak Yusuf usta o an yapıyor künefeyi ve köz ateşinde pişiriyor. Sıcacık, boğmayan bir şerbeti var ve içindeki peynir de lezzetli. Antakyalılar sade yiyiyor künefeyi yani üstüne fıstık isterseniz serpiliyor ancak. Öyle mutlu ki herkes, güzel yiyince. Hesap diyoruz ancak hesap genel başkan tarafından ödendi deniyor ki hala da bilmiyoruz hesabımızı kim ödedi. Buradan minnetlerimizi sunalım gizli kahramanımıza. Bu arada Yusuf Usta Pazar günü kapalı, aklınızda olsun.

Katolik Kilisesi

Künefe sonrasında Katolik kilisesinin artık açılmış olacağını düşünerek dar sokaklardan avlularda bulunan turunç ağaçlarını fotoğraflayarak kiliseyi buluyoruz. Çan ile Sarımiye Camii’sinin minaresini aynı karede yakalayarak o anı da ölümsüzleştiriyoruz.

Haydi artık Harbiye’ye gidelim, günü batıralım, şelaleleri gezelim, ipekçilere uğrayalım. Arabayla 20 dakika sürüyor maksimum ki o da yolda kaybolmamak için bakındığımız için. Harbiye’de yemek kısmı bir başka geziye kalıyor öyle tokuz ki çünkü. Otele geri dönüyoruz biz ablamla yorgunluktan odamıza çıkıyoruz ancak gençlik; Onur, Aydan ve Sevil önce Ampul Kemal’e, İnci Kıraathanesine ve Limon mezecisine gidiyorlar. Duyduğumuza göre Onur gecenin bir saati tekrar künefe yemeğe kaçmış.

Ortodoks Kilisesinde Pazar Ayini

Antakya’daki ikinci ve son günümüzde önce Ortodoks kilisesinde ayine gitmek istiyoruz ancak bizi almıyorlar. Daha sonra Protestan kilisesine bakalım diyoruz. Orası da henüz açılmamış. O zaman Murat Ali ile buluşup bizim hatrımıza Pazar günü açtırdığı süt ürünleri alışverişimiz için uzun Çarşı’daki Bilgin Gıdaya gidiyoruz. Nar ekşisi, sürk peyniri, tuzlu keçi yoğurdu, zeytin yağı, ceviz reçeli, humus, zahter, Antakya sofrasına ait aklınıza ne gelirse alıyoruz. Hatta aramızda bazıları koca koliler yaptırıyor İstanbul’a gönderilmek üzere.

St. Pierre Kilisesi

Arabanın bagajını doldurduk. Sırada Hristiyanlığın 3 hacı olma noktalarından biri olan St. Pierre manastırı var. St. Pierre’den şehir tümüyle görülebiliyor. Arkeoloji müzesindeki müze mağazasından buzdolabı mıknatısı almıştık ve pek bir yerde bulamayız diye düşünmüştük ancak her yerde var, St. Pierre’de de var bilginiz olsun.

St. Pierre’de hacı olduktan sonra şehir dışında ve Samandağ yol üzerinde tepede bulunan St. Simon manastırına gidiyoruz.

St. Simon Manastırı

Yazıktır ki harabeyi mahvetmiş insanlarımız. Bin yıllık taşların üzerinde seni seviyorum yazıları utandırıyor. St. Simon’dan sonra Türkiye’deki nüfusunun hepsinin Ermeni olduğu, 35 haneli Vakıflı Köyüne geçiyoruz. Turunç ve limon ağaçları arasında insanın ömrünü uzatacak türde bir köy burası. Köyün kilisesinin avlusunda satış yapan hanımdan zeytin satın alıp liköründen tadıyoruz. Oradan da Türkmen köyü olan Hıdır Bey’e geçip bin yıllık Musa Ağacını görmeye gidiyoruz. Ağacı herkes fotoğraflıyor ancak benim gözüme katıklı diye bir şey takıldı. Tandırda yapılan bir yiyecek. Gidip nedir diye sorup tadına baktıktan sonra ara öğün niyetine 2’şer tane yiyiyoruz. Muazzam bir tat katıklı. Denemeden gelmeyin geri. Selamımızı da söyleyin tandırın başındaki konuşmayı çok seven amcaya.

Katıklı, Hıdır Bey Köyü

Musa ağacının altında çayımızı içtikten sonra tekrar yola koyulma vakti. Sırada Çevlik, Titus Tüneli ve Kaya mezarları var. Kayboluruz diye düşünüyoruz ancak kime sorsak yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bir defa herkes konuşmaya hevesli. Benim sevdiğim memleketimde ise Avrupalıyız ya keyfi varsa konuşur insanlar. Yoksa bakmaz sana. Burada öyle değil Akdeniz ruhu başka işte.

Kaya Mezarları

Çevlik deniz kenarında 14 km’lik bir sahil.  Ama ne sahil,  yine utandıran bir pislik içinde. Sahilden giderek Hızır türbesine ulaşıyoruz. Etrafında önce 3 tur arabayla dolaşıp duamızı ediyoruz. Sonra da içine giriyoruz. Hızır Türbesi Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın buluştuğu öne sürülen bir nokta. Samandağ ve Çevlik yoğun olarak Alevi nüfusa sahip, her yerde “ziyarete gider” tabelası görebilirsiniz. Bunlar da minik minik türbelere çıkıyor.

Hızır Türbesi önü

Ve Antakya merkeze dönme vakti. Uçağımız gece olduğu için akşam yemeğini mükellef yiyebiliriz. Murat Ali’nin tavsiyesi turistin bilmeyeceği Güzel Burç semtindeki Özlem Restoran. Gidip bulalım bari madem tavsiye. Gittiğimize değiyor çünkü ben şu ana kadar öyle bir abagannuş, humus, çiğ köfte ve süzme yoğurt yemedim hayatımda. Mezeler 2 tur geldiği için kebaba yer kalmasa da Onur yediği için onların da lezzetinin çok başarılı olduğunu öğreniyoruz. E Özlem restoran da listeye ekleniyor bu arada.

Antakya’dan ayrılma vakti, uçağa daha vakit var. Son olarak Kral künefede bir künefe yiyelim diyoruz ama Yusuf ustadan sonra memnun değiliz. Savon Otelde kahvemizi içtikten sonra havaalanı yoluna giriyoruz. Ilık bir bahar gününden sonra kar yağışı beklenen İstanbul’a doğru yolculuk. Olmadı bu işte…

Kısa kısa…

  • Araba kiralamayı unutmayın
  • Özlem Restorana gidin
  • Uzun çarşıda süt ürünleri alışverişi yapın
  • Künefeyi de Yusuf Usta’dan başka yerde yemeyin
  • Habriye’de has ipek ürünleri satan mağazalar oldukça ucuz, hatta pazarlık yapın, fiyat daha da düşer.
  • Yemeklerde bol acı var, onların “yok yok acı değil” dedikleri bile acı

Asi Nehri

Bu biraz onu yapın, bunu unutmayın yazısı oldu ama ne yapayım tutamıyorum kendimi, gidin ve bizim gibi tadını çıkarın Antakya’nın.

Antakya ile ilgili anlatacak çok şey var. İlk tavsiyem 2 günlük bile olsa muhakkak gidin ancak iki ayağınız bir pabuca girer. Perşembe – Pazar gidin her yerin tadını çıkarın telaşlanmadan. Hatta pasaportunuz da yanınızda olsun ki belki Lazkiye ya da Halep’e geçebilirsiniz.

Antakya beni çok şaşırttı, beklentim elbette azdı o nedenle daha da çok sevdiğim. En sevdiğim ise güneyde ve Arap kültürüne bu kadar yakın bir şehrin bu kadar medeni olması. Ayrıca dünyada bu kadar farklı dinin birlikte yaşadığı yerleşim yeri yok denecek kadar az hele ki bir Müslüman bir ülkede… Antakya’nın işte böyle, farklı bir ruhu, karakteri, şahsiyeti, dokusu var. Yine gitmek için planlar yaptırır insana.

*Sevil Mert’e gezi öncesi araştırmaları ve Antakya’da olduğumuz sürece rehberliği için teşekkür ederiz.

*Flickr hesabımda bolca fotoğraf var.

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

There are 13 comments for this article
  1. Sevil Mert at 17:34

    Ben o kadar araştırma yapayım, tur rehberliği yapayım, hiç bahsi geçmesin 🙁

  2. vişnap at 17:37

    harika anlatımınla ben de oralarda olmak istedim çok güzel detaylar fotoğraflar hepsi çok güzelmiş .

  3. İrem Özer Author at 17:52

    Vişnap tavsiye ediyorum kesinlikle gitmelisin sen de. Dönüşte muhteşem yemekler yapacağına eminim:)

  4. aydan at 17:55

    İrem’cim ne güzel anlatmışsın, yeni gidecek olanlar için üm tüyolar var :)yine oralarda olmak istedim okudukça…

  5. İrem Özer Author at 12:23

    Bir hafta sonu muhakkak organize et ve git Derya, Mayıs ayında mesela? Hava daha da güzel olunca beni de al hatta:)

  6. osman at 19:00

    farklı birşey ararken tesadüfen gördüm yazıyı.antakya lı olmama rağmen tesbitleriniz ilgimi çekti ve tamamını okudum.mayıs ve ekim aylarında mutlaka daha uzun kalacak şekilde gelmelisiniz bence,göremediğiniz çok yer tatmadığınız çok lezzet kalmış burada.hoşgörünün güzelleştirdiği şehrimiz adına,paylaştığınız gözlemleriniz için teşekkür ederim.

  7. İrem Özer Author at 19:26

    Öncelikle tamamını okuma sabrını gösterdiğiniz için çok teşekkürler. Uzun yazmayayım diyorum ancak anlatacak o kadar çok şey var ki Antakya’ya dair. Antakya gerçekten çok güzel ve ayrı bir ruha sahip şehir. En kısa zamanda tekrar gelmek istiyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir