Kamboçya, Kampot & Kep

Kamboçya, Kampot & Kep

Phnom Pehn‘de günler hafif ıslak, hafif nemli, toz bulutu eşliğinde geçiyor. Biraz uzaklaşmak, ülkenin güzel denilen diğer kasabalarını görmek, muson zamanı capcanlı yeşillikler arasında dolaşmak fena olmaz hani.

Geceden taksi ile konuşuyor Aynebilim, pazar yerinde sabah 07:00’de bekleyeceğimiz konusunda anlaşıyorlar. Fiyat da ok.

3 saatlik yol için 30 dolar ödeyeceğiz.

Sabah olup sırt çantalarımız hazır vaziyette gece pazarının ön kapısında beklemeye başlıyoruz, fakat gelen giden yok. Aramalara yanıt olarak da geldim, gelmek üzereyim, hangi kapı gibi sorularla net olmadan devam ediliyor. Aradan 1 saat kadar geçtikten sonra anlıyoruz ki bizim şapşal Asyalı şoförümüz bizi götürmesi gereken kasabanın pazar yerinde bekliyormuş!

Bir süre afalladıktan sonra kendimize gelip yeni bir araba buluyoruz. 35 Dolara tamam diyoruz. Bunların hepsini tabii Aynebilim organize ediyor, ben bulduğum bir iskemlede pazar müdürlüğü yapıyorum sanki.

O arada tek duamız, aman araba bari konforlu olsun, kliması olsun, sarsmadan götürsün, malum erkenden uyanmışız, sersemlemişiz. Arabamız gelince yolculuk başlıyor, başkentten çıkana kadar her şey zaten son 1 haftadır gördüğüm gibi. Ne zaman ki yol değişiyor, köylere, zaman zaman toprak yollara kavuşuyor, o zaman başkalaşıyor.

İşte Asya’dayım dedirtiyor insana gerçekten! Önce şoförümüze radyoyu kapamasını rica ediyoruz, kafamız şişmiş ilk 10 dakikada. Sonra da sürekli kornaya basması delirtiyor bizi ama yapacak bir şey yok. Bulmuşuz adamı, Kampot‘a varana kadar ses etmek yok. O arada yol gerçekten 40 yaşıma kadar gördüklerimden çok farklı. Bu ilk Asya ziyaretim benim, mazur görün gerçekten her şey çok yeni, çok başka.

Yol üzerindeki köylerin okul bahçeleri motosiklet dolu. Ülkede toplu ulaşım olmadığı için herkes, her yerde motosiklet tepesinde. Bazen 5 kişi bir motorda! Okul formaları ile bisikletleri ile oradan oraya gidenler, pirinç tarlalarında yıkananlar, palmiye ağaçları, gür ormanlar. Nasıl yazsam ki bilemiyorum.

Kampot’a vardığımızda yağmur hızını arttırmış oluyor. Aynebilim nasıl şahane bir yer di mi diyor bana. Benim surat düşük, yağmur, önde çamur akan bir nehir, muson sebebi ile rutubet kokan bir oda. Yükselt kendini İrem diyorum. Neticede bambaşka bir deneyim, konfordan azıcık uzaklaş. Babam olsa bi küfür sallardı bana komikli. Tamam sorun etmeyeceğim. Akşam üzerine doğru zaten güneş açacak. Modumuz değişecek.

Birkaç gün evvelinden yazıştığım Kampot’ta yaşayan Fransız Simon yazıyor, geldiniz mi diye. Hadi o zaman akşam üzeri buluşalım, bir şeyler içelim diyoruz.

 

Kampot’un kokoş mekanı Rikititavi diyor Aynebilim ve oraya gidiyoruz. Üstü açık barı ile üst katta çamur nehre doğru oturuyoruz. Simon gelince başlıyor anlatmaya, burada ne kadar mutlu olduğunu, gezmeye gelip kalışını, projelerini. Güneş batmak üzereyken ayrılıyoruz. Akşam yine buluşuruz, seni yeni açılmış bir bara götüreceğim diyor. Canlı müzik varmış hem de! E tamam, yüzüme kan geliyor bir an. Eğlence de dahil oluyor seyahatime.

Simon randevulaştığımız saate beni otelimizden motoru ile alıyor. Turuncu kaskı takıp yüzüme vuran Asya havası keyfimi yerine getiriyor. İşte özgürlük diyorum. Beni içmeden sarhoş eden duygu. 2 km kadar kısa bir süre gittikten sonra geldik diyor.

3 katlı bir bina, alt iki kat hostel, çatı katında da bar yapılmış. En alt katta terlikle çıkarılıyor. Neden makyaj yaptım ki ben salak gibi diyorum. Herkes şort, tişört ve yalın ayak, birbirleri ile sohbette, canı isteyen de çıkıp şarkı söylüyor. Asyalı yok hiç, herkes ya Avrupalı ya da Avustralya karasından.

Vakit gece yarısını geçmeye yakın benim her zamanki gibi uykum geliyor. Yetti zaten bana, göreceğimi gördüm, deneyimimi aldım hafızama. Terlik çıkarma olayı müthiş, tabii beni bir an korkuttu, ya ayaklarım üşür de sistemde bazı yerleri bozarsam diye. Neyse ki bir şey olmadı. Hatta tüm Kamboçya gezisi süresince migrenim bile uğramadı! Nefisti o açıdan.

Bir gündüz ve bir gecemiz daha var Kampot’ta, Simon bize yapılacaklar konusunda birkaç şey söylüyor. Aynebilim’in en sevdiği dağ olan Bokor da tam karşımızda ancak yağış çok olduğundan çıkmak çok mantıklı değil. Geçen Mayıs ayında Kotor‘a neden Bokor deyip durduğu da burada anlaşılıyor, hikaye tamamlanıyor.

İkinci gün hafif yağmur devam ederken yürüyerek nehrin karşı yakasına, Samon’s Village‘a doğru gidiyoruz. Niyetimiz günü yayarak orada geçirmek. Doğa içinde ağaç evler ve nehrin üzerine yapılmış bir restoran. Hamaklar her yerde. Yine terlikler çıkıyor ayaktan. Bir aile var, aksanlarından Avustralyalı olduklarını düşünüyorum. Kadın Cindy Crawford gibi, 3 tane çocuğu ile zaman geçiriyor. Oğlan durup durup bana göre boklu nehre atlıyor, yüzüp geri çıkıyor.

Her zaman olduğu gibi çocuklarla iletişime geçip  sempati haznemi dolduruyorum. 2 kız ve bir oğlan. Arada itişiyorlar arada birlikte yüzüp gülüşüyorlar. Aynebilim bir köşede çalışıyor bilgisayarı başında, ben de kokmayan bir hamak seçip kestirsem mi azıcık ne? Yaymalı günden kastım tam olarak buydu. Dönüşte de sadece kadınların çalışıp, kadınlara hizmet veren ve gelirinin toplumda zarar görmüş kadınlara harcandığı bir SPA merkezine gidiyoruz. Sahip her zamanki gibi bir yabancı. Kamboçya genelinde zaten turizm ve benzeri işletmeler Fransız ağırlıklı ya da başka Avrupa ülkesi vatandaşlarına ait.

15 dolara şahane bir masaj olup, pamuk tadında günümüzü devam ettiriyoruz. Otel yolunda Kampot’un dünyaca ünlü karabiber tarlarından birinin satış merkezine giriyoruz. Terlikler yine çıkıyor, yalın ayak alışverişimizi yapıyoruz. Alınabilecek en güzel hediye “Kampot Pepper”. Şu an bu yazıyı yazarken evimde karabiberi deneyimlemiş, o keskin ve enfes kokusuna aşık olmuş durumdayım. Keşke daha çok alsaydım diyorum.

Bugünü de devirdik, benim Fransız da arazideki inşaat işlerini bitirmiş “bir drink alır mıyız tatlı kıs?” diyor. Dünden eğitimliyim, şort, tişört, terlik üçlüsü ile sokağa çıkıyorum. Yine motorla bu sefer yerel bir kadının işlettiği sazlıktan yapılma, bir binanın duvarına yaslanmış, 7-8 kişilik bar sandalyelerinin olduğu yere gidiyoruz. Kız öyle flörtöz ki Simon ile dedikodusunu yapıyoruz. Burası hep erkek dolu oluyor ve sürekli de iş yapıyor diyor. E belli yeğenim diyesim geliyor. Dünyanın her yerinde kimya formülleri aynı.

Aslında ülkenin genelinde yaşayan yabancı sayısı oldukça fazla. Emekliliğini krallar gibi bu ülkede geçirenler, sevip kısa süreli kalanlar, birkaç yılımı böyle bir ülkede deneyimleyeyim diyenler… Çeşit çeşit insan dolu elbette bu dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Kamboçya’da.

Yarın sabah Kep’e gideceğiz, tuktukçu ile anlaştık bizi alacak, hatta iki gün sonra da gelip bizi alacak, Kampot’tan tren ile Phnom Pehn’e geçeceğiz. Her şeyi Aynebilim organize ediyor, ben sadece arada bıkbıkbık yapıyorum.

Simon’cığımla vedalaşıyoruz, dönünce bakıyorum Facebook’tan gün be gün ilerliyor inşaat işleri. Kamboçyalı ustalarla maceralarını da komik şekilde anlatıyor.

Bizim yolumuz Kep

Okyanus kıyısında olan bu küçük kasaba biraz daha turistik. Hatta karşısındaki minik Tavşan adası ile de ünlü. Asıl ünü tabii yengeç avcılığı ile balık pazarı. Gideceğiz elbette.

Tuktuk ile Kampot’tan Kep’e geçerken kırmızı topraklara sanki yeşil ağaçlar ekilmiş, her yana ayrı bir manzara fonu hazırlanmış gibi. Ülkenin geneli HDR görünümünde. Arada Müslüman köyler, minik camiler ve ezan sesi de duyuluyor. Ülkenin geneli Budist olmakla birlikte küçük bir kesim de Müslümanlığı seçmiş. Bahçelerde zayıf beyaz inekler, derme çatma evler, çıplak çocuklar ve bolca motosiklet.

Kep’e yaklaşırken yol değişiyor, asfalt kalitesi bile artıyor. Daha turistik bir yere geldiğimiz kesinleşiyor. Yağmur yine var ancak hiç şikayetçi değilim. Üşütmüyor ya daha ne isterim ki, yağsa ne olacak?

Kep merkezdeki otelimizi bulduğumuzda havuzda birkaç çocuk görüyorum. O da ne ki, oğlan tanıdık, kızlar beni görünce seviniyorlar. Anne de balkonda el sallıyor, sürpriz. 2 gün önceki Avustralyalı aile de Kep’e geçmiş, üstelik bizim oteli seçmişler. Ertesi sabah kahvaltıda sohbet ettiğimizde kadın mühendis ve bir yardım işinde Phnom Pehn’de çalışıyor olduğunu öğreniyoruz. Çocuklar da alışmış ülkeye. Yüzleri gülüyor.

Odamız oldukça güzel, otel de iyi. Servis yarım yamalak ama memnunuz hayatımızdan. Aynebilim motor kiralayalım gezeriz diyor. Ben tamamım.  Farklı maceralar içeren motor seyahatimizi detaylandırmayacağım. Komik gerçi ama olsun, karizmamız bozulmasın.

Okyanus sanırım hiçbir zaman ilgimi çekmeyecek. Hep özlemim Ege’ye. Ege gibisi yok bana göre.

Balık pazarına gidiyoruz akşam üzeri, evet o yengeç yenecek! Gün batımı nedense bu coğrafyada ekvatora yakınlık sebebi ile herhalde müthiş. Denize inen güneş, bulutlar, dağlar, adalar hepsi bir başka görünüyor. Bitsin istemiyor insan.

Ertesi gün Ayn diyor seni bir yere götüreceğim pek seveceksin. Dediği oluyor, civarın en pahalı otelinin restoran ve havuzuna gidiyoruz. Sonsuzluk havuzu var ayrıca ama dışarıdan gelenleri almıyorlar, güneşlenebilirsin ama giremezsin diyorlar. Ay delirmişler herhalde ben gidip konuşacağım diyorum. Ayn uğraşma bunların kafaları düz anlamazlar diyor.

Gidiyorum resepsiyona işte “efenim parası neyse vereyim” den tut da “ben ama seyahat bılıggırıyım, bu da kartım, dergilere yazıyorum” falan kar etmiyor. Anlamıyorlar, yasak diyor ısrarla adam. Havuz ise bomboş, bizden başka güneşlenen yok. Yiyip içen de yok. Be akılsız, gelmiş 2 tane kaz, yolsana! Neyse yat yerine İrem deyip, pes ediyorum. Beceremedim.

Akşamına ne yaptığımızı hatırlamıyorum, sanırım otele gidip Geckooo’ları dinleyip sızmıştık.

Ertesi sabah tuktukçumuz randevu saatimize tam uyarak kapıda bizi bekliyor. Yine köyler, pirinç tarlaları arasından Kampot tren istasyonuna ulaşıyoruz. 3 saat sürecek tren yolculuğunda 3 vagon var. Yerli halktan kimsecikler yok, hep bizim tenimizde insanlar. 16 dolara rahat bir yolculukla Ayn’ın şehrine geri dönüyoruz.

Oldukça keyifli ve değişik iki kasaba yaşamından sonra yine büyük şehir. Özledim mi ne?

 

Fin…

 

 

 

Kuyruksuz Uçurtma takma adı 2009'dan bu yana blogumun adı! Yakıştı diye düşünüyorum. Benim gibi, rüzgar akıllı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir